Girit
Girit’e geçmeye karar verdiğimiz gece hava 2
bofora kadar düşüyor. Bu da motorlamak demek. Motordaki netame olmasa hiç
tereddüt etmeyeceğim. Üstelik bir ustaya da sesini dinlettik. Ben motorun
sesine alışık olduğum için duyuyorum ama o raksı duymuyor anlaşılan. Gerçi
separatör filtrelerden birini kullanmadık, onun içinde mazot pırıl durumda. Adaya
atlayana kadar kirlenmeyeceğini varsayıyorum. Biraz da yelken yaptık mı, yola
çıkmak için bir engel kalmıyor gibi görünüyor… Saat 15.30 gibi çıkıyoruz Santorini’den.
İlk iki saat mükemmel… 3-4 Bofor geniş apaz
tam arma kanatlanıyoruz. Dalga da olmayınca seyirin keyfine doyulmuyor. Doğa ile eş salınım içine olmak, onu uygun bir
biçimde kullanmak bambaşka bir huzur, bambaşka bir keyif. Tabii
o izin verdiği kadar!.. Üç saat sonra izin vermekten vazgeçti!...Havada hiçbir
esinti işareti yok. Çaresiz motor çalıştırdık. Sancaktan güneşi denize batırıp,
iskeleden mehtabı doğurttuk. O da devrini tamamlayıp kaybolduğunda yeni güneşin
ışıkları ile Hanya önüne geldik.
Hanya liman girişinin tam önünde, işaretli bir
batık mendirek var; dikkatli geçilmesi gerekiyor. Lokanta ve cafe’lerin önünde
boş yerler vardı, bir iki bizim gibi ziyaretçi teknelerinin bağladığı. Tonoz
aldık ve kıçtan kara bağladık. Ben hemen yattım, gece herkesi uyutayım diye
uykusuz kalmıştım. Formaliteler için karaya
teknenin bayan mürettebatı çıktı.Ben iki saat sonra uyandığımda elektrik
bağlanmış, su alınmış her şey neta idi. Tam ağzıma bir şeyler atıyordum ki
havuzlukta, liman görevlisi İclal’e ‘’Kaptan,bir bakar mısın..’’diye
seslendi!.. Aklıma hemen gemide isyan filmi geldi!.. Allah Allah,iyi de kızdır;
niye.?. filan derken durum anlaşıldı. Liman görevlisi Tasos, ortalıkta başka kaptan göremeyince, bayanlardan birinin
kaptan, öbürünün de yardımcı olduğuna hükmetmiş! Niye olmasın? Demek ki bizim
hanım mürettebatın kalıbı bu işe uygun…
Bir kahve ile uyanmaya çalışırken jetler
geldi!... Hanya, Libya operasyonun yönetildiği yer,bu
bakımdan bir miktar uçak gürültüsü bekliyoruz zaten ama bunlar başka!...Ve
olağanüstü bir görsel şölen başlıyor. Fransız gösteri filosu, Girit’in
Almanların elinden kurtarılmasının yıldönümünde Hanya limanı üzerinde bir
gösteri yapacakmış, ona denk geliyoruz!.... Yerimiz protokol koltuklarını
anımsatıyor. Neredeyse gösteri bize düzenlenmiş gibi uçaklar biri biri ardına 100 metre önümüzdeki
mendireğin neredeyse 20-30
metre üzerinde gösteri yapıyorlar. Fransız gösteri
filosunu daha önce seyretmiştim bir vesile ile. Ama bu gösteriyi bu kadar
yakından seyretmek herkese nasip olmaz. Geçen seyrettiğimde gökyüzünde ‘’Asterix’’
çizmişlerdi. Bu kez de bekledim;ama çizmediler,onun yerine bir kalp ve kalbe
saplanmış bir okla noktaladılar gösterilerini…
Girit ve Rodos’a ilişkin tarih ve deniz tarihi
yazılarını Temmuz başında yükleyeceğiz.’’ Motorboat and Yachting’’ bu yazıları
yayınlayacağı için, o tarihten önce yayınlamak uygun olmaz. Yalnız bu arada bir
iki gözlemimizi daha net olarak buraya alabiliriz. İlki mübadeleye ilişkin… Biz meselelere
genellikle Türkiye açısından bakmaya alışkınız. Ama yerinde ‘’ öte tarafın’’
gözüyle nasıl bakıldığını görmek, empati kurmak, meselenin bütün tarafları için
nasıl bir zorluk ve acı içerdiğini anlamayı kolaylaştırıyor.
Girit’ten Türkiye’ye gönderilen nüfusun
yerine, Türkiye’den gelen Rumlar yerleştirilmiş. Girit’te Türk olduğunuzu
öğrendiklerinde, biraz geçmiş konuşulurken, mutlaka ama mutlaka şu sözcükler
geçiyor: 1922… Mikro Asia… Yemek yediğimiz lokantalar ya doğrudan Anadolu’dan
gelmiş Rumlara aitti, ya da çalışanların bir kısmının ailesi Anadolu’luydu..
Kabak çiçeği dolması, hünkar beğendi gibi yemekler hepsinde bulunuyor. İmam
bayıldı ise aynı adla her yerde olduğu için onu saymadım bile. Zaman lezzetleri
de değiştiriyor!.. İmam bayıldı burada üstüne peynir rendelenmiş bir biçimde ve
sıcak yeniyor. Beğendide süt ve penir neredeyse yok gibi ezilmiş köz patlıcan
tadı var yalnızca..
Tasos’dan rica etmiş hanımlar bir tamirci
bulabilir misin diye.. Yarın sabah 08.00
de gelecek dediler;Mühendismiş!.. Ertesi sabah Hristo,kıt’a Yunanistan’ınındaki
vatandaşlarını utandıracak bir performansla 08.00 de pasarellayı tıklattı!..
Biz, bir ihtimaldir deyip 07.30 da kalkmışız Allahtan yoksa rezil olacaktık
adama… Hristo’nun baba tarafı Anadolu’dan
gelip Selanik’e yerleşmiş. Anne tarafı Girit’in köylerinden.. Çok kültürlülüğün
en büyük zenginliğimiz olduğuna yürekten inanıyor. Yıllarca gemilerde
çarkçıbaşı olarak çalışmış (Mühendislik lafı buradan geliyor anlaşılan).Bir
elden geçirdi motoru… Teşhis aynı.. Pis mazot, enjektörler dahil mahvetmiş motor
düzenimizi… Değiştirilmesi gereken parçaları saptadık ve ertesi sabah yine
08.00 de gelmek üzere sözleştik; ertesi sabah 08.00 damladı!.. Elinde beş kiloluk artizanal üretim sızma
zeytin yağı şişesi, öbür elinde bir buçuk litrelik bir ev yapımı şarap (üzümü
yalnız Girit’de bulunurmuş), ve de bir litrelik bir ‘’Çikudya’’. Bunu bizim
sahillere yakın adalarda ‘’Çipuro’’ olarak ifade ediyorlar. ‘’Biz bunu
tanıyoruz bu çipuro dedik’’, Hristo kızdı :’’Ne alakası var, bu Girit’in ,o
çipuro dan hem adı hem de tadı olarak farklı’’ diyor hafifçe kızararak. Aslında
‘’Rakı’’ da diyorlar ‘’Çikudya’’ya. Anasonu yokmuş, fark orada… Hristo, o gün on iki saat çalıştı.. Altmış
dört yaşında ama sonuç almak konusunda inanılmaz bir inatçılığı var. Doğrusu
çok kanım ısındı, bu konuda haddinden fazla bile benzeşiyoruz. İş bitmedi, ertesi sabah 08.00 iş başı… Girit
liman içi, denizle bağlantısı tam kesilmediği için (bu liman suyunun temiz
kalmasında önemli etken anlaşılan) solugan alıyor. Bir gün önce 12 saat sintine
de mazot içinde Hıristo ile yoldaşlık yaptığım için azıcık nöbeti Ümit’e
devrettim. O motordan daha fazla anlıyor. Bittiğini düşündüğü durumda Ümit sesi
beğenmedi; ve enjektörler tekrar sökülerek ayara gitti. Randevu ertesi sabah
08.00… Tempo devam anlaşılacağı üzere.. Hristo hiç eli boş gelmiyor tekneye..Bu sabah
da beş kilo portakal ile geldi..Organik; kendi bahçelerindenmiş… Akşama
doğru,artık Hristo’nun yorgunluktan elleri titriyor, vidalar, pullar
sintineye düşüyor ama o yılmıyor… Akşam
18.00 de ‘’Caner.!.’’diye bağırdı.. ‘’Start!....’’ Bastık motora.. Ohhhh!..Çocukluğumun
elektrikli dikiş makinesi sesi gibi çalışıyor. Ritmik, aksaksız !... Müthiş bir
rahatlama herkesin yüzünde… Mükemmeliyetçiyiz ya; hemen egzosa baktım; çok iyi
yakıyor motor; en ufak çiğ mazot atığı yok!... Tank temizliği yapılmadığı için
‘’Ben ‘’diyor,’’yarın sana başka bir şey getireceğim…!’’ Ertesi sabah elinde
dört metrelik bir hortum ve ortasında filtreyle çıkageliyor… ‘’Bunun’’ diyor,
‘’pislikle ilgili bir sorun olursa bir ucunu yakıt girişine bağla, diğer ucunu
da daldır 25 litrelik temiz yedek mazot bidonuna. Al havasını ve devam et….’’
Bunu bizim kısa pantolonluktan arkadaşımız ‘’çarkçıbaşı’’ Saim de önermişti..
Eee adamların başına kimbilir kaç kez gelmiş… Böylece ekstra bir güvenlik de
sağlandı.. Hristo bizi böylece önemli bir sorundan
kurtardı… Yetmedi gerek Kithiraya gerekse Koron’a geçerken iki defa yolda
durumu kontrol etmek için aradı…
Adam gibi adam her yerde var aslında… Sayı
biraz azalsada…
Bütün bunları fasih bir dille konuşarak
hallettiğimizi düşünenler çok yanılırlar…! Hristo Rumca’yı iyi konuşuyor!..
Onun dışında, İngilizce, Fransızca ve Almanca’nın her birinden, beşer kelimeden
oluşan bir vokabülere de sahip. ‘’Bravo’’,’’endaksi’’,’’çok güzel’’ gibi artık
bizim lingua franca’nın geniş repertuarını saymıyorum bile!!... İnanılması güç ama derin siyası tahliller için
bile yeterli oldu bu dil… Kızgın Yunan’lı politikacılara..
‘’Papandreu..’’diyoruz; İngilizce Fransızca karışımı iki kelimede her şeyi
özetliyor.’’Petit man!...’’ Biz bunu ‘’kalıbının adamı çıkmadı ‘’ falan gibi
anladık… Umarım yanlış değildir..
Sağol her şey için Hristo usta…! Varol…!
‘’Efharisto poli’’…!
Girit Yunanistan’ın bir adası ama adaya
vardığınız andan itibaren iki uygarlığın izleri çok belirgin. Hele de denizden
geldiyseniz… Önce Venedik sonra Osmanlı… Tersane yapıları, camiler, Hanya da
hamam sokağının neredeyse tüm kapıları… Şimdi bir hediyelik eşya dükkanına
çevrilmiş(!) bir cami yapısının içindeki harikulade mihrab.. Lezzetler;
dönerler, pamuk helvacılar, çekirdek çıtlayan koca koca adamlar, mahpushane
sakinlerini imrendirecek şekilde ellerindeki tesbihlere havada takla attıranlar,
bir tür hamsi tava… Velhasıl yok, yok Girit’te…
Venedik Cumhuriyeti’nin Girit yönetimi dört
buçuk yüzyıl sürmüş, Osmanlı’nın ise iki buçuk… Bu iki uygarlığın harman olduğu
bir yer burası… Venedik yapılarına eklenen yeni Osmanlı yapıları ilginç bir
üslup yaratmış. Bu hoşluk en çok Hanya ve Rethymno da (ya da Osmanlı daki
adıyla Resmo ) ortaya çıkıyor. Hele
Resmo, dar sokaklarıyla, adı ‘’Mavili sokak’’ olan sokağıyla insana zaman zaman
İstanbul Süleymaniye’de geziyormuş hissini veriyor…’’ Resmo kalesi çok etkileyici. Venedik kalesinin
Osmanlı yapıları ile zenginleştirilmiş bir örneği… Kalenin içinde bir cami var…
Camiyi gezmek için içeriye girdik…
Yunanistan’da camilerin çoğuna yeni bir işlev
yüklenmiş. Cemaati olmadığından ‘’kültürel’’ faaliyetlerde yararlanıyorlar
yapılardan. Ama ne yazık ki bu konuda yeterli özene sahip
değiller. İki nedenle… Birincisi yapıların bütünlüğü bu faaliyetler sırasında
korunmuyor. İkincisi ise, sergilerin içerikleri ‘’o kültlerin’’ ruhu ile
bağdaşmıyor… Bir vahim örnekle açalım….
Resmo kalesi içindeki camiyi görmeye gittik.
İçeride konusu ‘’karanlıkta navigasyon” olan bir sergi varmış. İlginç olabilir
diye düşündük..Deniz, ada,onca tarih;’’Eh‘’ dedik,bu içerik ten zarar gelmez… Mekan tek bir kubbenin altında yer alan kare
bir alan. Kapı girişinin hemen karşısında güzel bir mihrap yer alıyor…‘’O da ne…? ‘’
Caminin ortasına camdan bir ovül(!)
yerleştirilmiş. İnsan yumurtasını ifade edermiş! Yaklaşık iki buçuk üç metre
yüksekliğinde.. İçinde ‘’Pubis co fallik’’ cinsel içerikli modeller….! Anlaşılan pek de yüksek olmayan kubbe’nin
altına sığmadığından bu ‘’ovül’’; caminin güzelim avizesini söküp atmışlar. Bu
görüşümüz doğru çıktı; avize dış mekanda bir yere atılmıştı!... Sergi çok bacaklı bir sergiymiş ve gerek
Atina’da gerekse Londra’da da sergilenecekmiş. Sergileneceği yerlere baktık;
içlerinde hiçbir kathedral, ya da kilise yoktu…!
Mürettebatın içinde kökten dinci yok!.. Ama bu
duruma sinirlenmemek mümkün değil… Sergi,
içinde sergilendiği ‘’kült’e ‘’ hiçbir saygı içermiyor, diğer sergilenecek
bacakların mekanı hesaba katıldığında ‘’saldırgan’’ bir tavır sergiliyor… İlle
de bir örnek vermek gerekirse İstanbul’da Aya İrini de cinsel içerikli obje
panayırı açmak gibi bir şey bu!... İkincisi, salt o serginin açılabilmesi için
mevcut yapının ana unsurları sökülüp sokağa atılıyor… Caminin güzelim avizesi
zamana dayanıyor, hoyratlığa yenik düşüyor…
Yunanlı entelektüel dostlarımızın bu durumdan
hoşnut olmayacaklarını düşünüyorum… Sonuçta bu miras onların da mirası…
Çok şükür ki bu hoyratlık, İstanbul
taraflarından kopup gelen bir Yorgo Bacanoz ezgisinin, Resmo’nun Süleymaniye
benzeri sokaklarındaki ahşap cumbalı evlerin yalı baskısı kaplamasına sinmiş
yasemin kokusunu önüne katıp, dar sokaklara yaymasına engel olamıyor…
Hayat, hoyratlığa bir kez daha geçit
vermiyor!..
Girit sevgisi, mürettebatın yüreğine kocaman
bir kaya gibi yerleşiyor…
Yola düşmek zamanıdır…