15 Mayıs Pazar
Girit’e kuzey rotasından gitmeye karar verdik, Nisiros’tan sonra Girit öncesi uğrayacağımız iki ada var. Bunlardan ilki Astipalaia, diğeri Thera ya da daha fazla bilinen adıyla Santorini.
Astipalaia, Ege Yunan adaları içinde benim en sevdiklerimin başında geliyor. Huzur, bir biçimde bu adada sanki ete kemiğe ya da bir ılgın ağacı formuna bürünüp, ‘’doğa ile eş salınım’’ felsefesinin nefesini adaya yayıyor. Mevsimlik buhurdanlık iğde ağaçları ise, bu nefese, zihinlerden kazınması zor bir rayiha işliyor.
Nisiros Astipalaia arasını ortalama 15 knot’luk bir rüzgarla ve orsa seyriyle uçarak geçtik. Herkesin keyfi pek yerinde; Passport dahil… Hani şairin dediği gibi ‘’Şahsının vakarlı kudretini resmen biliyor…’’
‘’Üç numaralı kamyonet’’ten sonra bir insanın bir alete sevgisi böylece açığa çıktı galiba…
Uzun zamandır gitmediğimden, gelişmeyi izleyememişim; feribot iskelesi yanına, koyun dibindeki plaja doğru bir dalgakıran ve iskele yapmışlar. Tonoz yok; demir atılıyor. Onbeş teknelik yer var. Derinlik 2,5 m’nin üzerinde. Geç kalan ve yer bulamayan koyun içinde demirde de kalabilir.
Bu adanın vahşi ve tuhaf bir estetiği var. Kahvelerde kullanılan renkler, kapılardaki süsler hepsi bir felsefenin uzantıları.
Oniki adanın parçası olmasına rağmen, kalesinde uzunca anlatılan tarihçesinde, hiç Saint Jean şövalyelerinden söz edilmiyor. Adanın Venediklilerden Osmanlıya geçtiği söyleniyor. Buna ilişkin bir kayıt bulamadım ama dar sokaklarını arşınlarken bir duvarın üzerinde bir arma göze çarpıyor, ilgi çekici olduğundan fotoğraflıyoruz. Doğrudan şövalye armasına benziyor. Osmanlı fethinden sonra, başka adalarda olduğu gibi bir Türk yerleşiminden söz etmek mümkün değil. Yılda yalnızca bir kez vergi tahsilatı için Osmanlı görevlilerinin kısa bir süre için adaya uğradıkları söyleniyor. Geri kalan sürelerde çevredeki deniz haydutlarının hükmü adada hakim. Halk ise, yılda bir kez uğrayan mültezimden çok bu haydutların korumasına bırakmış anlaşılan kendisini. Gerçi ilk çağlardan bu yana hakim olan bir durum bu; belki de adanın saklanmaya çok elverişli koyları, seyir güvenliğini tehlikeye düşürecek çok fazla tuzak haydutlara uygun bir yer sağlamış. Bir hayli eski bir kaderden söz ediyoruz demektir bu…
Astipalaia ile ilgili bir küçük bilgi.. Ada İtalyan turistlerin çok rağbet ettikleri bir yer. Bu ise sezonu 15 temmuz-30 ağustos arasına sıkıştırıyor. Haziran ve eylül ekim ayları ada için sezon dışı kabul ediliyor. Çok dar bütçelerle sakin bir tatil isteyenlere kuvvetle tavsiye edilir… Ayrıca Türkiye’ye yakın olduğunu da ekleyelim. Biz yolda olmamıza rağmen üç gün kalmaktan kendimizi alamadık...
On sekiz Mayıs’ta Thera’ya doğru yola çıkıldı. 06.30 gibi avara ettik. Raporlar çok sakin bir hava veriyor ama 07 ile 11 arası tam arma güzel bir seyir yaptık. Rüzgar başta geniş apaz gelirken sonraları orsaya döndü. Anafi’ye gelmeden de hepten kaldı…
Motor’a yol verdik… Motor sesinde kısa ‘’raks’’ dedikleri bir şey var. Hafif bir dalgalanma diye belki özetlenebilir. Artıyor, azalıyor sonra yine artıyor… İlke olarak bu günlükte arıza ve benzeri konulardan söz etmekten yana pek değilim. Ne var ki bu sefer konu farklı; konu sulu ve pis yakıt! Deniz aracına pis yakıt vermek; bana kalırsa ciddi bir ‘’taammüden adam öldürmeye teşebbüs’’ gibi bir şey… Acil bir durumda teknenin sürüklenmesi parçalanması, dolayısıyla de can güvenliğinin ciddi bir biçimde tehlike düşmesi mümkün. Pis yakıt konusunda bir keresinde Gazze açığında, kafamıza ne zaman bir roket yiyeceğimizi düşünerek yaptığımız tamirden sonra iki tane ek filtre-separatör koyduk tekneye. Lakin yine de anlaşılan yeterli olmadı ve biz su ve pisliği direne etmeye çalışırken, motordan ‘’Pısss…’’ diye bir ses geldi…
Ve motor sustu! Hava sıfır… Ölü dalga Anafi adası açığında Passport’a bir fındık kabuğu muamelesi yapıyor! İş başa düşünce Ümit ile işe giriştik.Orasına bak, burasını sık vesaire derken bastım motora çalışabileceğine kanaat getirince; ikincide aldı… Keşke gözüm bir fotoğraf makinesi olsaydı da, insanların yüzündeki o rahatlama ifadesini görüntüleyebilseydim…
Eminim, mürettebatın hepsi de benim için o anda aynı şeyi düşünüyorlardır! Özet: bizi Thera Vlikhada’ya kadar götürdü…
Böyle anlarda, insan komik şeyler düşünüyor. Örneğin bu gerginliğin hemen arkasından, biraz da durumu hafifletmek için olsa gerek Nalan, Anafi yerleşiminin iyice tepelerde olmasına taze bilgileriyle yeni bir yorum getiriyor. İ.Ö 1650 yılındaki patlamada tsunami dalgalarının iki yüz elli metreye kadar yükselmesine ilişkin bulguların ortaya çıktığını, bunun da kolektif hafızada yer etmiş olabileceğinden söz ediyor…
Santorini’ye denizden gelmek zorlu bir iş… Uygun liman nerede ise tek; o da balıkçı barınağından bozma. Önündeki antik dalgakıran döküntüleri, hatta limanağzı, limana ilk girene ter döktürür. Bir kez girdin mi; artık kolay ama denizcilik forumlarında yazanların tümü neredeyse ’’altımız dokundu’’ diyorlar… Hep bunlar mı yazar bu forumlara acaba? Biz terleme bahsinde daha önceleri sıramızı savdığımızdan limana girdik ve aborda olduk dış rıhtıma.
Sert havada pek konforlu olmadığını biliyoruz ama ‘’su vardı da biz mi içtik! ‘’.
Adanın oluşumuna daha önce değinmiştik. Bunun bugünkü izlerine ilişkin bazı fotoğraflarını da galeriye koyuyoruz.
Santorini, herhalde dünyanın en iyi ve en kolay turistik fotoğraf veren yeri. ‘’Kullan-at’’ tarzı bir makineye sahip olanlar bile çektiği fotoğraflarla adanın güzelliklerini sergileyebilir. Açılar, objeler hepsi belli… Böyle olunca farklılık yaratmanın tek koşulu bu müthiş coğrafyaya getirilen ‘’şıklık yarışı…’’. Günü birlik Cruise gemilerinin baskınlarıyla sabah dolup akşamları boşalan bir yapay ciğer izlenimi de veriyor nedense bana..Özellikle de kuyumcu dükkanlarının fazlalığı… İki dükkandan biri kuyumcu... Altın nireee, Santoriini nire? .Gecesine bin euro vererek ‘’charmhotel’’ lerde kalanlarla, eşeğe merdiven çıkartmayı otantiklik kabul eden cruise müşterisinin bundan haberi yok anlaşılan… Ucuz desen o da değil! Tatile gelen müşterinin satın alma güdüleri ile bunun saatlerini ‘’kuyumcu titizliği’’ ile kitle psikologlarına inceleterek ziyaret saatlerini rehberlere düzenlettiren kuyumcular, bu tuhaf pop kurgunun doğa ile uyumuyla ilgili değiller haliyle.
O muhteşem coğrafya; kuyumcusu, kolundan insanı lokantaya çekmeye çalışan Gürcü garson kızı, kitch hediyelik eşya dükkanı, üçüncü (yoksa dört mü?) yaş Amerikalı Cruise turistlerinin hayret nidalarıyla ‘’Charmhotel’’ şıklık yarışına inat post modern bir ucubelik sergilemeye devam ediyor…
Dikkatli okuyucu fark etmiştir; doğası konusunda hayranlığımızı gizleyemediğimiz Santorini’nin bu hali içimizi eziyor…
Biz zaten geçerken, uğramıştık; ver elini Girit…