19.05.2011, 9:46          
 

14.05.2011 ‘’Kültür ve tarih gündelik eşyalara, taşlara, insanların yüz çizgilerine, yağın ve şarabın tadına, dalgaların rengine doğrudan siner.’’ Akdeniz’in kitabı Predrag Matvejeviç -‘’Sual torna?...’’ -‘’…?...?..’’ Hesapça dil birliği sağlandı diyoruz ama onu güverte kapsamında düşündük hep. Bu sabah Rodos’tan avara olurken Kum Burnu’nu dönene kadar motorla yürüdük. Ümit motor devir saatini soruyormuş!.. Torna, freze falan gibi şeylerle ne tür bir ilişkimiz olacağını düşünürken açıklamasını yapınca kavradık durumu. Motor dönüyor ya!.. Hava üç kuvvetinde. Bastık yelkenleri tam arma. Kuzey-kuzeybatıdan geldiği için adayı boylayarak Halki adasının üstüne kadar inip, batıya döneceği söylenen rüzgarı bu sefer iskeleden apaz kullanarak jet gibi gireceğimizi umuyoruz Nisiros’a. Başlarda veriler tutuyor. En azından ilk üç saat yeterince hızla, hatta hızlıca güneye doğru iniyoruz; ancak kuzeye döndüğümüz zaman rüzgar bizimle dönmüyor ve yelkenle seyreden denizcilerin kaçınılmaz yazgısı önümüze dikiliyor.! Rüzgar, tam da gitmek istediğimiz yönden esiyor. Yapacak bir şey yok! Danimarka atasözü düşüyor aklıma..’’Denizde bulunan kişi rüzgarın keyfine tabidir.’’ Bu söz bütün teknolojik ilerlemelere karşı hala geçerliliğini koruyor. Dalgalar ve rüzgar hızla artmaya başlıyor. Kısa sürede hava altı kuvveti buluyor, dalga da bir buçuk metreden daha yüksek… Camadanları vurduk. Ana yelken ikinci camadanda, keza cenova da iki ile üç arasında değişiyor. Tlos adasının arkasında iyice sertledi rüzgar, motor çalıştırıp adanın iyice altına girdik, cenovayı sardık ve adayı böylece boyladık. Adayı geçtikten sonra verdik motora gücü, ana yelkeni ikinci camadanda denge unsuru olarak tutarak tırmanmaya başladık. ‘’Keçi’nin bilmediği ot başını ağrıtırmış’’ lafı uyarınca ben yine Mandraki’ye gitme karar verdim. Yoksa daha önceleri, balıkçı barınağı düzeyinde olan Palon’nun bayağı geliştiğini söylemişlerdi. Gerçekten de bordalarken baktık bayağı tekne vardı ve irice yelken tekneleriydiler de. Mandraki limanı bomboştu, ama ölü dalga içeriyi hallaç pamuğu gibi atıyor. Rıhtım desen yüksek.. Demirleme ve bağlama bir buçuk saate yakın sürdü. Yorgunluktan Basit bir yemek sonrası yatmaya ve ertesi sabah Astipalya adası için yol vermeye karar verdik. Nisiros Osmanlı imparatorluğunda, İstanbul’un kükürt gereksinimini karşılayan bir ada. Oniki ada topluluğu olduğundan, Nisiros da St.Jean şövalyelerinin elinde ortaçağ’da. Rodos’un fethi sırasında Osmanlı topraklarına katılıyor. Katılıyor diyorum, çünkü savaşmadan teslim oluyor. Çevresindeki küçük adalarda hala cevher çıkarılıyor ve neredeyse bu adalar haritadan silinecekmişcesine peynir gibi kesilmiş bir izlenim veriyorlar. Besbelli üretim sürüyor ve çevrede küçük kuru yük taşıma gemileri demirde. Ada da denize yakın yerlerde iki yerleşim var. Tepelere yakın noktalarda da üç tane, bana kalırsa bugüne kadar gördüğüm en güzel Rum köyü var. Yarın gezmeye zaman olmadığı için bundan birkaç yıl önce çektiğim fotoğraflardan örnekleri galeriye koyacağım. Bu yerleşim düzeni, Ege’nin uzun yıllar korsanlıkla beraber yaşamının bugüne değen izleri. Alışkanlıklar, tepelerdeki yerleşimlerin hemen terkedilmesine engel; ama çağın ekonomik modellemesi, turizm ve benzeri yeni alanlar yapılaşmaları kıyılarda yoğunlaştırmaya başlamış bile. Böylece, geceleri ada bir korsan baskınına uğrasa bile, direnebilmek için yukarılara toplanmış yapılar artık daha çok, holivudyen sahnelerde siyahlar giyinmiş yaşlı kadınların aksak yürüyüşlerine ya da, alıntıda belirtilen yüz çizgileri önlerinde yarısı içilmiş sade kahve fincanına yansıyan adamlara ev sahipliği yapıyor. Adayı saran, yarı aktif volkanın kükürt kokusu, bir yandan incirleri ilaçlıyor, sivrisinekleri kaçırıyor Öte yandan da yorgun yaşlıların romatizmalarına ilaç olacak ufak çapta termallerin varlığına işaret ediyor. Bugün bizim için de yorucu bir gündü… Yazıya Matvejeviç’in kitabından bir alıntı ile başlamıştık, yine aynı kitaptan bir alıntı ile bitirelim. ‘’Akdeniz’de beden ruhtan önce yaşlanır……….’’ İyi geceler.