17.05.2011, 12:04          
 

10.05.2011 Seyir Defteri’ne ek

Kuru, ya da spekülatif bir tarih anlatımından çok, anlamaya çalıştığımız dönemlerin günümüze değen uçlarını bulmak ve yorumlamaya çalışmak, sanırım bizleri ‘’derya içre olup da deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf’’ bir halden kurtaracak tek yol. Bu nedenle on beş ve on altı yüzyılların ötesine geçecek de olsa, Akdeniz’in oluşumundan söz etmek kaçınılmaz oluyor.

Akdeniz’in oluşumundan önce bu yörede iki büyük göl olduğu biliniyor. Afrika kıta’sının Avrupa’nın altına girmek istemesi ile ortaya çıkan büyük altüst oluşun çok yönlü sonuçları oluyor. Kırılmayla açılan Cebelitarık boğazından Atlantik’in suları Akdeniz’in şu an üzerinde bulunduğu iki çukura dolmaya başlıyor ve bu iki çukur da kırılmayla tek hale geliyor. İstanbul ve Çanakkale boğazları bu arada kırılarak açılıyor ve bugün Karadeniz’in üzerinde bulunduğu havzaya su dolmaya başlıyor. Bugün Karadeniz’in altında, insan yapımı barınma yapılarının bulunduğu biliniyor. Bu yapıların tümü su altında kalıyor. Bu arada, bugün Thira ya da Santorini adı verilen volkanlar fışkırarak oluşuyor. Anadolu kıyısına en yakın adalardan Nisiros ya da Türkçe adıyla ‘’İncirli ada’’ volkanının da oluşması bu döneme denk geliyor.

Rivayet odur ki, o zamana kadar Girit’te ortaya çıkan önemli medeniyetlerden biri olan Miken medeniyeti de bu altüst oluş sırasında tarihten siliniyor. Bazı yorumcular, Nuh tufanı denen olayın gerçekte bu oluşumu anlattığını söylerler.

Bu kapsamda Akdeniz, en azından ortaya çıkışı itibariyle geniş anlamda Karadeniz, Marmara, Ege, Adriyatik ve benzer denizlerin tümünün oluşturduğu coğrafyaya verilen bir ad.

Bu altüst oluş sırasında ve öncesinde içine Atlantik suyunun dolduğunu belirttiğimiz iki çukurun içinde suların neredeyse tükendiği ve bu ‘’göl’’ çukurlarının diplerinin kuruma nedeniyle kalınca bir tuz tabakasıyla kaplandığı yakın zamanda anlaşıldı. Fransızların bizdeki ‘’Tübitak’’ın bir eşdeğeri olan bilimsel araştırma kuruluşu CNRS, bunu net olarak açıkladı. Ama aynı açıklama içinde yer alan bir başka küçük ifade gözden kaçtı!

Bu ifadede, tuz tabakasının altında Akdeniz’in iki yöresinde çok ciddi petrol yatakları bulunduğu, bu yataklardan birinin Lyon körfezinde, diğerinin ise (İŞTE BURAYA DİKKAT!) Rodos, Girit, Kıbrıs arasındaki üçgende olduğu ifade ediliyordu. Tuz tabakaları kalın olduğundan teknolojilerinin yeterli olmaması nedeniyle Fransızlar Japonlardan yardım istemişler ve yakın zamana kadar bir Japon sondaj gemisinin sondaj araştırmaları yaptığı Fransız A2 televizyon kanalı tarafından açıklanmıştı.

Bize yakın bölgenin ise önemli bir başka özelliği daha var. Bu bölge, Türkiye’nin Akdeniz’e çıkış anlamında nefes borusu… Yani kimselerin karasuyunu kullanmadan, iznine gerek duymadan Akdeniz’e çıkabileceği neredeyse en önemli yer. Bu bölge üzerinde Yunanistan ve Güney Kıbrıs yönetiminin ‘’Münhasır ekonomik bölge’’ gibi bir iddiaları var… Doğru hatırlıyorsam, uzunca bir süredir bu bölgede Türk Deniz Kuvvetleri, herhangi bir oldu bittiye izin vermemek için devriye bulunduruyordu…

İşte bu da, konunun bugüne değen boyutu. Şimdi dileyen Rodos’u Kıbrıs’ı, Girit’i bu gözle bakarak yeniden değerlendirebilir.

Kim bilir, belki de bu bize bir yandan üstünde dolaştığımız, yelken bastığımız denizlerin hakkını daha fazla vermek olanağını yaratır…