Hava dar apazdan 20 knot civarı esiyor... Dalga yüksek değil ve bu bileşim bizim “küheylan”ın kanat takması için isteyebileceği en ideal bileşim. Havanın artması ihtimaline karşı ana yelkene ikinci camadan, cenovaya da birinci camadanı vurup 7 knot gerçek hızla Venedik’e doğru fırlıyoruz. Hırvatistan çıkış formaliteleri basit ve düzenli. Vakit kaybetmiyoruz.
Kadim çağlarda Arnavutluk civarından Anadolu’nun o tarihlerde “Paflagonya” da denilen yöresine göç ederek yerleşen Enet/Venet’ler, daha sonra Truva Savaşı’na Truvalıların yanında katılıyor. Bu savaşın kaybedilmesi üzerine geriye dönmüyor ve batıya doğru göç ederek bugünkü Venedik’in karşısında bulunan ana karaya yerleşiyor. Diğer kavimlerin baskıları sonunda bugün yaşadıkları adalara geçmek zorunda kalıyor ve orada tutunuyorlar. Bu hesaba göre Venedikliler bize hısım düşer!.. Çevre tarıma uygun olmayınca dönemin en stratejik maddesi “tuz”la başlayan “aldım seksene sattım doksana” stratejisini çaresiz, sahip oldukları gemi yapma teknolojisi sayesinde karabiber baharat ve benzeri maddelerle geliştirirler.
Venedik artık bir tüccar deniz devletidir..
Bu ticaret, Venedik insanının psikolojik formasyonu üzerinde o denli etkili olmuştur ki, daha sonraları 15’inci yüzyılda Papa II. Pius (hani şu Fatih’e “Gel Hıristiyan ol sana Roma’yı vereyim” diyen Papa) şöyle yazar: “Venediklilerin tümü için para her şeyin önünde gelir. Bunlar sefil bir ticaret anlayışının esiridirler yalnızca…’’!!...
Bir başka “deniz devleti’’ Genova’nın yüzünü daha çok batıya dönmesiyle Doğu Akdeniz’de iyice zengin olan Venedik, 15’inci yüzyıldan itibaren karşısında kendine rakip bir başka devleti bulur: Osmanlı’yı. Böylece Venedik ve Osmanlı arasında üç yüzyıl sürecek “aşk ve nefret” üzerine kurulu bir ilişki başlar. Aşk; çünkü ticari yönelimleri nedeniyle Osmanlı’yı en iyi anlayan onlardır. O kadar ki Venedik bu dönemde batının İstanbul’a ilişkin yegâne bilgi kaynağıdır. Bu nedenle Venedik batıda “Babıali’nin basın bürosu” olarak anılmaya başlar. Nefret; çünkü bu iki devlet hem tüccar hem de rakiptirler ve birbirlerinin egemenlik alanlarında sürekli gözleri vardır. 15 ve 18’inci yüzyıllar arasındaki Akdeniz tarihi, işte bu iki tüccar devletin mücadelesiyle şekillenmiştir.
Venedik’i gezenler eski tersanenin büyüklüğü konusunda hayrete düşerler. Arapça “sanayi evi” gibi bir anlama gelen “Arsenal” (evet Arsenal sözcüğünün kökeni Arapça’dır İngilizce değil!) sözcüğünden türeyen “Darsena” adını verirler bu alana. Burası kadim tarihin en büyük tersanesidir. Ölçekler o kadar büyüktür ki, “İlahi Komedya”nın yazarı Dante’nin cehennem betimlemelerini buradaki zift kazanlarının görüntüsünden yararlanarak yaptığı söylenir. Burası belki de ilk seri üretim hattına sahip tersanesidir dünyanın. 1574’te Fransa Kralı III. Henri, Venedik’e ziyarete gelir ve “Doç” adı verilen Venedik cumhurbaşkanının sarayına yemeğe gider. Yemek öncesi uğradığı Darsena’da o sırada kralın önünde kızağa konan gemi, rivayete göre yemek bitiminde kralın teftişine hazırdır. Bugünkü standartlarla bakıldığında, küçük bir alana sıkışmış yaşam ve buna karşılık büyük bir gemi sanayi. Bütün bunlar Venediklilerin cumhuriyetlerine “Serenissima” demesini pek anlaşılır kılmıyor! Gerçekten de Venedikliler kendi ülkelerine –ya da cumhuriyetlerine diyelim- “La Serenissima” yani “Huzur ülkesi” diyorlardı. Onlar kendilerine “Huzur ülkesi” diye dursunlar komşuları Venedik’e başka türlü sesleniyorlardı. “Signora” yani “Hanımefendi”... Gerçi sanayi falan vardı olmasına ama Ortaçağ’ın vazgeçilmezi kalelerden eser yoktu. Yoktu; çünkü kaleye ihtiyaç yoktu; lagün o işlevi fazlasıyla görüyordu. Lagünün varlığı bir hayli caydırıcıydı.
Nitekim bizler, elimizde elektronik ve kağıt haritalar olmasına karşın tedirgindik. Lagünün üç girişi var. Venedik Adası’nın hemen karşısında yer alan giriş en fazla kullanılanı ve en derini. Su kesimi fazla olan tüm deniz araçları bu girişi kullanıyor. Ağızdan girdikten sonra sağlı sollu tüfek misali çatılmış gibi duran direkler arasından seyir yapmak zorundasınız. Bu direkler arasını otoyol ya da cadde gibi düşünmek mümkün. Otoyol gibi olanlarında bu aralık yaklaşık 20 metreyi bulurken cadde gibi olanlarında ise 4-5 metre kadar.
Kazara dalıp da bu sınırların dışına çıkarsanız hemen fark edersiniz!!!. Çünkü suyun derinliği bütün lagünde yerine göre 40 santimle bir metre arasında değişiyor! Hemen ürkmeyin; eğer hızlı değilseniz oturduğunuz yerden çıkmanız zor değil, çünkü dip balçık. Kuvvetli bir tornistan sizi kolaylıkla oturduğunuz yerden kurtaracaktır.
Biz de bu girişi kullandık. Daha girişe gelmeden trafik işaret şamandıralarının etrafında uyarı çubukları var ve her biri daha önce kötü havada oturarak batmış gemilerin yerlerini işaretliyor. Elinde harita bulunmayan ya da kılavuzu olmayan bir teknenin 16’ncı yüzyılda bu girişlerden birinin önüne geldiğini düşünün! İşi – imkansız dememek için-bir hayli zor olurdu. İşte böyle bir lagün, kaleye ve benzeri askeri yapılara gerek bırakmadan koruyordu Venedik’i.
Venedik’in Osmanlı İmparatorluğu ile savaş halinde olduğu durumlarda Osmanlı’nın taktiği, girişleri kapatmak için burada gemi batırmak ve Venedik’i lagüne hapsetmeye çalışmaktı. Ne çare ki bu hiçbir zaman etkili bir yöntem olmadı.
Venedikliler için neredeyse Osmanlı kadar bir başka tehlike ise “veba” idi. Venedik nüfusu defalarca vebadan kırıldı. Walt Disney’in dünyaya sempatik bir minik farecik olarak sunageldiği “Mouse” hiç de bağışlayıcı değildi Venedik’e karşı. İyi bir yüzücü olması nedeniyle de mikrobu çabucak lagündeki her yere yayıyordu.
Su, Venediklilerin yaşamının bir parçasıydı. Bazen buhar oluyor ve Matvejeviç’in deyişiyle “Nem duvarlara, taşlara, ahşaba, demire, kiremite ve hatta ruhlara kadar her şeyin içine işliyor”du .
Ay takvimine bağlı olarak bazen “geliyor”, bazen “gidiyor”, çok yükseldiğindeyse caddelerin tamamı su altında kaldığından Venediklileri yükseltilerek caddelere konmuş ince kalasların üzerine yürümeye zorluyor. Kimilerine göre Venedik’te tan vaktini resmetmek güç, betimlemekse neredeyse olanaksızdır. Bu keşke tan yeriyle sınırlı kalsaydı. Venedik’i anlatmak İstanbul’u anlatmak gibi; ciltler yazılır... Bizim gözümüze, kalemimize bunlar takıldı; eksiklerimiz affola….
Tarih denizindeki yolculuğumuzun ilk bölümü burada bitiyor. Önümüzdeki yıl yine bizim denize, yani Akdeniz’e; İtalya, Sicilya Fransa kıyılarına yolunuz düşerse ve Türkleri gözetlemek için yapılmış bir kulenin tepesinde fotoğraf çekmeye çalışan ya da eski bir mezarlıkta bir Osmanlı mezar taşını okumaya çalışan birilerini görürseniz bilin ki “biziz”dir. Belli mi olur belki sizlerle görüşmek oralarda kısmettir. Kimbilir!...
“AHOY!”