Bir tuhaf deniz Adriyatik!..
Temelde Akdeniz’in bir parçası sayılsa da özellikle toplulukların ona atfettiği değerler nedeniyle zaman zaman oradan ayrışmış. Bir de buna Kuzey İtalya’dan Adriyatik’e akan nehirlerin getirdiği alüvyonların yol açtığı sığlıkları ekleyin, insanı şaşırtmak için pek çok özelliğe sahip. Şöyle bir örnek verelim: Kuzey Adriyatik’te Hırvatistan’dan Venedik’e geçerken kat ettiğiniz 55 millik yolda altınızdaki su zaman zaman on metrelere düşüyor!.. Etrafa bakıyorsunuz kara yok ama altınızdaki su on metre. “Eyvah” diyorsunuz, açık denizde karaya oturacağız! Öyle bizdeki gibi Güney Ege’de sahile yarım metre sokulup etraftaki İngiliz yatçıları ağzı açık bırakacak olanaklar yok Adriyatik’te… Bir yanıyla navigasyon güçlükleri öte yandan doğanın bu denizi kullanacak denizcilere bahşettiği olanaklar bu suları hep farklı kılmış. Venedik Cumhuriyeti ya da kendilerine verdikleri isimle.
‘’Serenissima’’ (huzur ülkesi anlamında bir benzetme), Güney İtalya ile Arnavutluk arasında daralan giriş ağzını dış liman ağzı olarak düşünüp bütün denizi dış liman gibi kabullenmiş. Böylece Korfu Adası dış liman ağzı gözetim noktası olmuş, Venedik girişi de iç liman ağzı… 1100 yıllarından itibaren de bu bölgedeki yerleşimlerin tümü üzerinde hak iddia etmiş. Eee ne de olsa limanı kabul ediyor denizi!...
Bu inançları, Osmanlı İmparatorluğu deniz gücünün Adriyatik’e girişiyle dengelenmiş ve Serenissima, Napolyon tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar Adriyatik, Venedik ve Osmanlı arasında paylaşılmış… Osmanlı İmparatorluğu bu denetimi daha çok “garp ocakları”nın korsan filolarıyla sağlarken, Adriyatik’te Venedik düzenli deniz gücüne bir de başka alternatif türemiş: Uskok’lar. Kuzey
Hırvatistan’ın Seng Kalesi civarında üslenen bu acımasız deniz haydutları kendilerine “korsan” diyorlardı ve kendilerini “İslamiyet”le kutsal savaşa (!) adamış gibi görünseler de en önemli hedeflerinden biri Venedik ticaret gemileriydi. Oysa Osmanlı korsanlığında Müslüman gemilerine saldırmak “harami levendlik” sayılıyordu ve cezası “kazığa oturtulmaya” kadar gidiyordu. Bu denize bir de Habsburg Hanedanı’nın Akdeniz denetimi için filolarını soktuğunu düşünürseniz 1600’lardan itibaren deniz ticaretinin aldığı darbeyi hayal etmeniz çok güç olmaz. Habsburg Hanedanı’ndan V. Carlos ya da Osmanlı’nın deyişiyle “Karlo kral”ın gayrımeşru çocuğu Amiral Don Juan’ın (bugün çapkınlık benzetmesi olarak anılan bu ifade gerçekten de bu kişiden gelir) Adriyatik denetimi için ciddi çabaları vardı. Amiral Don Juan ya da Osmanlı’nın deyişiyle “veled-i zina civan kapudan”, İnebahtı’da Osmanlı Donanması’nı yenen Papalık Donanması’nın da başında olan kişidir.
Bütün bunlara bir de Alp Dağları’ndan inen soğuk havayla oluşan ve “bora” adını alan rüzgarı da eklediğinizde Adriyatik’in 15 ve 16. Yüzyıllarda nasıl belalı bir deniz olduğunu anlamak kolaylaşır.
Biz de Korfu’dan Arnavutluk’un Saranda Limanı’na hareket ederken bunları düşünüyor ve kendimizi en azından iklim olarak çetin koşullara hazırlıyorduk. Korfu’dan Saranda Limanı yalnızca birkaç saat. Saranda’ya geldiğimizde bağlama sırasında ruhumuzun iklimini yumuşatan Türkçe ile karşılanıyoruz: “Oşgeldiniz bea…”
Arnavutluk’a uğrayan az sayıda Türk teknesi olmasına karşın, televizyonlardaki Türk dizileri neredeyse nüfusun tümüne az da olsa Türkçe öğretmiş. Bir de burasının Türklerin Balkanlar’da sevildiği coğrafyalardan biri olduğunu ekleyelim. Bazı Balkan ülkelerinin aksine ortak tarihin izlerini silmeye çalışmadıkları gibi sahip çıkmışlar. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkardığı yeni kanunlarla yasaklanmış olan tekke ve zaviyeler burada varlığını sürdürmüş. Bektaşiliğin bugün dünyadaki merkezi olarak kabul ediliyor. Ülke, derli toplu, temiz ve ilginç Bektaşi tekkeleri ile türbelerine sahip. Hacıbektaş belki bugün Arnavutluk’a uzak ama tekkelerde gördüğümüz takvimden defter kitaba kadar her türlü basılı evrak onun ülkesinden gönderilmiş. Kenarlarında “Türkiye’de basılmıştır” ifadeleri var.
Osmanlı mimarisine ilgi duyanların mutlaka bu ülkeyi görmeleri gerek. Arnavutluk’ta tek bir marina var, o da Vlöre ya da Osmanlı’daki adıyla Avlonya Körfezi’nin içinde ve eski Osmanlı deniz üssünün tam karşısında kalan Orikum Marina. İtalyanların inşa edip işlettiği küçük bir marina burası. Avlonya Körfezi, Arnavutluk’un korunaklı tek yeri desek yanlış olmaz. Buradaki kıyı yapısı ise Adriyatik’ten ayrışıyor ve bizim Güney Ege’de olduğu gibi dağlar denize dik iniyor. Dağların önünde daha kuzeydeki gibi bir ova ya da kıyı şeridi yok. Belki de bu yapısı nedeniyle denizciliği komşu ülkelere göre fazla gelişmemiş. Bu eksiklik ise bugün Arnavutluk’a deniz ürünlerinin bolluğu, çeşitliliği ve ucuzluğu olarak yansıyor. Boğazına düşkün denizcilerimize kuvvetle önerilir!
Güneyden, Arnavutluk tarafından gelirken Karadağ’ın (Montenegro) ilk giriş limanı “Bar” kenti. Eğer sakin bir havada geliyorsanız Ulcinj’i görüp Bar’a doğru çıkmanız da mümkün olabilir. Osmanlı’nın verdiği adla “Ülgün” ya da Ulcinj, pek korunaklı bir limana sahip değil. Şehrin tam merkezinde yer alan plajın önünde oluşan doğal liman hakim kuzeyli rüzgarlarda çok soluğan alıyor. Yanaşma yeri küçük ve altyapısı eksik. Ulcinj her yönüyle Karadağ’da genel bütçeden payını alamamış, fakir bir kent olarak görünüyor. Kent nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman oluşunun bunda payı var mıdır bilinmez ama diğer Karadağ kentlerinden zenginlik olarak olumsuz anlamda ayrıştığı bir gerçek. Garp Ocakları’nın doğudaki üssü imiş Ülgün. Yani Cezayir’de üslenmiş Osmanlı korsanlarının doğudaki limanı da denebilir. Adriyatik ağzına yakınlığı düşünüldüğünde burası Avlonya ile beraber bir hayli stratejik iki noktadan biri.
Ülgün korsanlarının namaz kıldıkları cami yerel bir müzeye dönüştürülmüş. İçerisine rastgele oldurulmuş etnolojik objeler hüzünlü ama vakur bir mimberin gölgesinde tarihe tanıklık ediyor. Cami müştemilatının duvarlarına çizilmiş korsan gemisi resimleri gibi… Bar kenti ise geçirdiği depremin ardından başka bir yere nakledilmiş. Stari Bar adı verilen eski Bar kenti bugün bir müze kent olarak gezilebiliyor ve çok iyi korunmuş Osmanlı mimari eserlerine ev sahipliği yapıyor. Budva kenti ve hemen öncesinde Sveti Stefan adası bu bölgedeki Venedik etkisini gösteren yerler.
Biraz daha kuzeye çıktığınızda nispeten dar bir ağızdan girerek içinde Tivat, Kotor gibi yerleşimlerin de bulunduğu kapalı bir denize ulaşıyorsunuz. Kapalı deniz diyorum çünkü biraz küçük olmakla beraber bir iç deniz izlenimi veriyor. Burası o kadar korunaklı ki , Yugoslavya döneminde deniz kuvvetlerinin en önemli üssü olarak görev yapmış; tabii “yasak kentler” olarak. Böyle olunca spekülasyona muhatap olmayan bölgeler olduğu gibi kalmış ve doğal bitki örtüsü zarar görmemiş. Bu küçük iç denizin etrafı yaklaşık 2000 metre yüksekliğinde dağlarla çevrili ve denize dik inen dağlar nefes kesici görüntüler yaratıyor. Kotor kentinin hemen arkasında yer alan surlar ise 500 metre yükseklikte ve Osmanlı tehlikesine karşı inşa edilmiş. Karadağ’dan Hırvatistan’a gitmek için yine aynı yoldan açık denize çıkmanız gerekiyor. Bu giriş ya da ağzın bir tarafı Hırvat diğer tarafı da Karadağ toprağı. Özellikle Yugoslavya’nın dağılmasından sonra tuhaf tavizler ve anlaşmalardan kaynaklanan böyle garip görüntülere bütün Adriyatik’te rastlamak mümkün. Hırvatistan’a güneyden ilk giriş kapısı Cavtat. Bu satırların yazarı ilk kez 35 yıl önce ziyaret ettiği bu kenti görünce korumanın ne demek olduğunu daha iyi anlıyor. Ne göze çarpan yeni bina stoku var, ne de üstlerinde bırakılmış filizler! Hırvatistan’a giriş için gümrük iskelesine kıçtan kara bağlıyor ve giriş formalitelerini en çok yarım saat içinde tamamlıyorsunuz. Hırvatlar’ın “Vignette” diye bir uygulamaları var. Bir tür transit log uygulaması da denebilir. Eskiden bizde kara taşıtlarında geçerli olan pul uygulamasına benziyor. Bir yıla yakın bir süreyi kapsıyor. Bunun dışında ayrıca her bir mürettebat için de bir miktar para ödüyorsunuz. Ve ilk marinaya gittiğinizde çıkan faturayı görünce Hırvatistan’da her şeyin yalnızca para olduğunu anlıyorsunuz!. Çıkarken de çok pahalı, çok güzel bir yelken cenneti ve nedense sempatik davranmayı bilmeyen insanlar ülkesinden ayrıldığınızı hissediyorsunuz.
Cavtat sonrası kuzeye çıkarken ilk durak Dubrovnik. Çelebi’nin deyişiyle ¨Dobro Venedik¨.
Dubrovnik’in hemen önündeki liman artık yalnızca küçük teknelere ev sahipliği yapıyor. Burada kalmak için en iyi yöntem kentin hemen arkasında bulunan ve kuzeyden girilen koyun içindeki yanaşma yeri. Devasa yolcu gemilerinin bağlandığı rıhtımın biraz ilerisinde koyun içine doğru bir yat bağlanma yeri var. Yalnız dikkat! Cruise’ların yanaştığı yerin hemen yanı değil, orayı geçtikten sonra koyun dibine doğru rıhtıma aborda oluyorsunuz. Bu yanaşma yerini yerel yönetim işletiyor; su ve elektrik de alabiliyorsunuz. Üstüne üstlük fiyatı da Hırvatistan için çok uygun. Dubrovnik’in ticaret ve denize dayalı ekonomisi bu kentin yıllarca ayrıcalıklı bir kent olarak kalmasını sağlamış. Osmanlı İmparatorluğu’nda da önemli bir ayrıcalığı var Dubrovnik’in. Osmanlı tarafından işgal edilmiyor; buna karşılık ciddi vergiler ödüyorlar. Ama tüccarları da Osmanlı’da ticaret yapabiliyor hatta mülk edinebiliyorlar. Geçmişte Dubrovnik’te doğan çocukların her biri adına 60 sedir ağacı dikme zorunluluğu vardı. Bunun orta boy bir gemiye karşılık geldiği düşünülecek olursa denizciliğin buradaki önemi net olarak ortaya çıkıyor. Dubrovnik’ten sonra Mljet, Korcula, Hvar ve Brac Adaları’nı bordalayarak kuzeye Split’e gidiyoruz. Bu adını andığımız adaların tümü bir mücevher değerinde. Milli park statüsünde çok alan var. Kentlerin ise neredeyse tamamı kazıklar üzerinde olmayan birer küçük ölçekli Venedik! Split kentinin kendisi açık denize bakmakla birlikte hemen arkasında yer alan geniş körfez aynı Karadağ’daki Kotor gibi bir denizcik adeta. Etrafında küçük mimarlık şaheseri yerleşimler var. Split’in kuzeybatısında yer alan Kornati Adaları da bir milli park ve ziyaretçilerle dolup taşıyor. Bunların karşısında sayılabilecek ve ¨Mandalina Marina¨nın da bulunduğu Sibenik ve sonrasında Krka Şelaleleri hayranlık verici bir doğaya sahip. Daha kuzeyde Zadar ilginç bir deniz orguna ev sahipliği yapıyor. Orgun telleri dalgaların vuruşuna uygun olarak denizi seslendiriyor, hemen ilerisindeki güneş ışığından elde edilen renkler bu müziğe eşlik ediyor. Yine kuzeyde Rovinj, Porec gibi kentler aynı Adriyatik senfonisinin mimari bacaklarını oluşturuyorlar. Hemen söyleyelim, eğer Hırvatistan’ı teknenizle gezecekseniz en az 20 gün ayırın, tabii fiyatları da aklınızda tutarak…
Akdeniz’i, onun parçaları olan Ege’yi ve Adriyatik’i hep ¨içinden¨ anlatmaya çalıştık. Bir kere daha anladık ki bunlar masa başından anlatılırsa hep eksik kalır. Hırvatistan’dan ayrılmadan önce yine bir Hırvat’a, Hırvatlar’ın en önemli Akdeniz uzmanlarından biri sayılan Predrag Matvejeviç’e söz verelim:
¨…Tekne sintinesinin, tersane katranının, mahzenlerdeki yıkanmamış fıçının, acı zeytinyağının, rıhtımlar üzerinde çürüyen balığın kokusunu hiç içine çekmemiş olanlar Akdeniz’den gerçekten söz edebilirler mi? Akdeniz’i yazabilirler mi?..¨
Artık “Venedik” zamanıdır...