‘’Helas’’ (!)
Mora yarımadasını bitirmek için Patras’a kadar çıkmak gerekli. Ancak buraya kadar gelmişken, konumuzun dışında da kalsa, olimpiyatların başladığı noktaya çok yakın bir yerden geçtiğimiz için, Yunanistan’ın en önemli birkaç arkeolojik sit’inden biri olan Olimpia’yı görmek istedik ve rotamızı Katakolon limanına çevirdik.
Katakolon yeni ve modern bir liman. Gerek büyük turist gemilerine gerekse bizim gibi teknelere cevap verebilecek ayrı iki limanı var.
Buradan Olimpia otuz kilometre kadar. Pek çok ulaşım olanağı var.
Ancak bunlardan bir tanesi; özellikle İstanbul için çok önemli ipuçları veriyor. Yunanlılar Katakolon Olimpia arasına tren hattı döşemişler. Böylece büyük yığılmalarda geniş kapasite sunabiliyorlar, trafik sıkışıklığını gelen misafirlerine yaşatmıyorlar,
zaman kaybetmiyorlar (gemi programları hayli sıkışık), enerji konusunda ciddi tasarruf yaparak ürünü lüzumsuz pahalandırmıyorlar. İstanbul limanı yeniden ele alınırken çok ders
çıkarılması gereken bir uygulama..
Konumuz olimpiyatlar olmadığından buna ilişkin şeyler anlatmak anlamlı değil. Ama bilgi olması için kısaca şunları söyleyebiliriz:
Olimpia toprak üstü yapı kalıntıları yönünden bir zenginlik sunmuyor. Restitüsyon olarak yapılanlar bile ortalama turistin dönemi gözünün önünde canlandırmasını sağlamaya yetecek gibi değil. Ancak sit’in içinde bulunduğu coğrafya çok hareketli ve zengin. Yeşilin her tonu, bitki çeşitliliği, dereler etrafta oluşan yarı gizemli havanın oluşmasına katkıda bulunuyor.
Toprak üstü antik yapı stokunun sınırlılığına karşın, müze ve olimpiyat müzesi görülmeye değer yerlerden. Çocukluktan beri hafızalarımıza kazınmış olimpiyatlara ilişkin bazı görüntülerin içinde yer alan ve bize anlamsız gelen şekillerin anlamlarını çözmek için ilginç bir fırsat.
Üzerinde çalıştığımız; anlamaya ve anlatmaya çalıştığımız konulardan biri de ‘’Batı Avrupa’da ortaya çıkan Türk algılamasının temelleri’’. Bu konuda ileride çok yazacağız. Ama bunu yapmadan önce, batının bazı ülkelere ilişkin ön kabullerini de kısaca anacağız. Olimpia işte bu konuda biz eşsiz bir fırsat sunuyor !…
1960 lı yıllarda, bugün pek çoğumuzun da adını bildiği Fransız aydınları, klasik Yunan tragedyalarından birini yerinde, yani Olimpiya’da oynamak arzusuna kapılırlar. Yarı gizemli havanın esrik katkısı hepsini heyecanlandırmaktadır. Kumpanya(!), toplanıp Yunanistan’a Olimpiya ya gider. Oyunu Olimpiya’da yalnızca kendileri için sergilemeye ve o havayı yaşamaya can atmaktadırlar.
Oyunu sergilemeye başlarlar… İçinde bulundukları ortam, açık hava, bütün oyuncuları çok etkilemekte ve oyun büyük bir aşkla sürdürülmektedir. Bu sırada, etraftaki tepelerin ardından ufak tefek insan kafaları çıkmaya başlar. Bir süre sonra tam ortaya çıktıklarında, bunların etrafta koyun keçi otlatan Yunanlı çobanlar olduğu anlaşılır. Koyunlar sakince oyunun sergilendiği alanın etrafında otlamakta, çobanlar pür dikkat Fransızca oynanan oyunu
izlemektedirler.. Oyun ilerledikçe, bu dikkat oyuncuların şevkini bir kat daha arttırmaktadır.. Ne de olsa ‘’büyük uygarlığın’’ torunlarıdırlar ve bulundukları atmosfer eğitimsiz olmalarına karşın onların Fransızca oynanan bir oyunu bile algılamalarına yetmektedir!..
Az sonra oyuncuları daha da şaşkınlığa uğratan bir başka gelişme olur.. Fransızca tiradlardan birine başlandığı sırada ‘’Büyük uygarlığın öz oğulları’’ aşka gelerek alkışlamaya başlarlar…
Bu kadarını kimse beklememektedir; oyun oyuncuların gözyaşları içinde biter. Oyuncular biribirlerine sarılarak kutlama yaparlar ve kararlarının, yani Olimpiya ya gelerek bu oyunu sergilemenin ne kadar isabetli olduğunu birbirlerine tekrar ederler…
Çobanların tam koyunları toplayıp işlerine dönmeye hazırlandıkları sırada yönetmenin aklına çobanlara, Fransızca oynanan bir oyunu nasıl olup da anladıkları ve alkışladıkları sorusunu sormak gelir..
Çobanların cevabı basittir…’’ Sizler arada ‘’Yunanistan’’ …’’Yunanistan’’ diye bağırıyordunuz oyun sırasında; biz de onun için alkışladık…!’’
Kutlama bir anda buz keser, herkes utancından ve şaşkınlığından önüne bakmaktadır. Oyun içinde Fransızca tiradların başında yer olan ‘’Helas’’(Heyhat!... Ne çare!… anlamında) sözcüğünü, büyük
uygarlığın öz oğulları, Yunanlıların Yunanistan’a verdiği ‘’Hellas’’ adı olarak algılamışlardır.Böylece ne zaman oyunda ‘’Heyhat’’ anlamına gelen sözcük geçse çılgınca alkışlamışlardır.…
Bu öykü gerçek bir öyküdür ve her şeye rağmen oyuncuların küçük düşmelerine neden olmamak için adlarını vermedik…
‘’Kartezyen’’bir mantıkla yetiştiklerini düşünen bu Fransız aydınları
önlerine konan her lezzetli gibi görünen şeyin yemek olmadığını, bazen içinde bir entelektüel kazık sakladığını ‘’sancılı’’ ve acı bir biçimde öğrenmiş olmalıdırlar..
Bu; bundan sonra ele alacağımız bazı ön kabullerin ne denli ‘’Ahmakça’’ olduğunu göstermesi açısından önemli bir öyküdür..!