03.07.2011, 9:42          
 

Açıklama,

Seyahatin başında ‘’Motorboat and Yachting’’ dergisi ile, tarih ve denizle ilgili ve birkaç ay sürecek yazı dizisi konusunda anlaştık.

Rodos ve Girit’e ilişkin gönderdiğimiz yazı dergi sayfalarının yoğunluğu nedeniyle kısalmak zorunda kaldı. Öte yandan derginin güncelliği de düşünülerek, seyir ve bugüne ilişkin yeni değerlendirmeler eklemesiyle değişikliğe uğradı. Web sayfamızda Rodos ve Girit ile ilgili yazı yayınlandı ama dergiye yazdığımız, yeni ve az bilinen bazı unsurları içeriyordu. Önceliği oraya vermiştik. Değişiklik zorunluluğu, tarih ve deniz ilişkisi ile daha fazla ilgilenen dostları burmasın diye yazının orijinalini burada yayınlıyoruz.

 

 

RODOS

 

Koca Kanuni bu, çıkışı bizimkine benzeyecek değil ya!..

Biz Marmaris Yatmarina’dan avara edip önce Kadırga fenerine sonra da Rodos’a motora yol verip çıktık… Kadırga fenerine dönmeden önce Marmaris’e doğru baktığımda, Rodos’un fethi için İstanbul’dan yola çıkan Kanuni Sultan Süleyman’ın otağını kurduğu

belediyenin hemen yanındaki yalı düzlük, bugün beldenin neredeyse tüm yapı stokunu barındırıyor gibi. Oysa o 1522 temmuzunda turuncu otağ-ı hümayun göz alıcı bir biçimde parlıyor ve padişahı Rodos’a götürecek Kara Murat Reis’in yeşil kadırgası ‘’Yeşil Melek’’ ile hoş bir estetik sergiliyor olmalıydı.

Amacımız ekim ayı sonuna kadar 15 ve 16 ıncı yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun Akdeniz’deki varlığını yerinden, denizden anlatmak. Bu nedenle Rodos, Girit, Adriyatik kıyıları yoluyla Venedik’e kadar çıkmak ve yolda gördüklerimizi okuduklarımızla harmanlayıp aktarmaya çalışmak.

Sultan Süleyman padişah olduğunda ilk iki hedefi Belgrad ve Rodos’tu. Yavuz Sultan Selim’in doğuda güvenliği büyük ölçüde sağlamış olması kadar bu iki seçimin başka nedenleri de olabilirdi!

Vardı da sanki, çünkü bu iki hedef de padişahın büyük dedesi

Osmanlı’nın büyük padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından kuşatılmış ama bir türlü alınamamıştı. Pek bilinmez ama bazı tarihçiler Sultan Süleyman’ın büyük dedesinden daha büyük bir padişah olduğunu göstermeye çalıştığını iddia ederler. Bu boş bir iddia da sayılmaz. Gerçekten de o sıralarda İstanbul’da İstanbul

Alınırken ‘’sulhen’’ mi yoksa ‘’An’veten’’ mi (savaşarak) alındığı konusunda yepyeni bir tartışma başlamış bulunuyordu. Fatih’in onca savaştan sonra Hıristiyan’lara bağışladığı haklar, örfi hukuk yönünden hiçbir değerlendirmeye tabi tutulmuyor, şeriat hukuku çerçevesinde bu hakların verilmesi tartışma konusu yapılıyordu!.

O kadar ki, dönemin Şeyhülislam’ı bir fetva ile bu konuya nokta koymak zorunda kaldı. İstanbul hem ‘’an’veten’’ hem de ‘’sulhen’’ alınmıştı!... Kebap da, şiş de yanmaktan kurtulmuştu!...

Sultan Süleyman, ilk seferinde Belgrad’ı almış, şimdi ikinci seferinde Rodos’u fethe gelmişti.

Fatih Sultan Mehmet’in, Rodos’u fethetmek için gönderdiği donanmanın başındaki komutan Mesih Ahmet Paşa idi. Bizim kitaplarımız Mesih Ahmet Paşa ile ilgili bilgiyi verirken ‘’aslen Hıristiyan’dı’’ gibi ifadelerle yetinirler. Doğru ama, paşa sıradan bir mühtedi(din değiştiren) değildi. İstanbul’un fethi sırasında İmparator olan Paleologos’un kardeşinin büyük oğluydu. İmparator’un çocuğu olmadığından dolayı da Bizans tahtının birinci elden varisiydi!... Gönülden Sultan’ın emrine girmiş, Müslüman olmuş, paşa rütbesi ile ödüllendirilmiş ve çok yararlıklar göstermiş bir Osmanlı Paşasıydı artık Michel Paleologos. Yeni adındaki ‘’Mesih’’ ifadesi, geçmişine bir referanstır besbelli. Onca yararlılığına karşın Rodos’u alamamıştı. Direnmişti St.Jean şövalyeleri… Sonraları da gemi azıya almışlardı… Artık Doğu Akdeniz’deki her türlü haydutluk onlardan soruluyordu…

İyi de, kimdi bu toprağın yabancısı Katolik ‘’Şövalyeler’’?..

Kısaca söylemek gerekirse, kutsal iddialarla yola düşüp Kudüs’e gitmek yerine Bizans başkentine saldırarak talan eden anlayışla aynı mezheptendiler. Bunlar Kudüs civarına varmışlar, orada kurdukları küçük devletler ve kontluklarla da iki yüzyıl kadar oyalanmışlardı. Moğol barış düzeni, Pax-mongolica’nın sona ermesi artık güvenliklerine sekte vurmaya başlamış ve ele geçmez sandıkları bugün Suriye sınırları içinde bulunan ‘’Krak des Chevaliers’’ kalesini terk edip Kıbrıs’a geçmişler, sonra da Bizans imparatoru Paleologostan (Mesih Ahmet Paşa’nın büyük dedesi) Rodos’u kendilerine yurt olarak istemişlerdi… Ret cevabı gelince de, bir gece aniden adayı işgal edivermişlerdi… Hemen söyleyelim, bu tarih ile Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş tarihi tamamen ayni tarihlerdir.

İlk haydutluklarını böylece gerçekleştiren şövalyeler, haydut olmasına hayduttular ama, Ortadoğu da zamanlarını boşuna da geçirmemişlerdi. Süleyman mabedinden o güne kadar pek de ortaya çıkmamış ezoterik(içrek) bilgilerin gerek Rodos’un yeni sakinleri ‘’Hospitalier’’ler, gerekse günümüz popüler roman yazımının kahramanları(!) ‘’Tapınak şövalye’’leri tarafından batıya aktarıldığı bilinir. Bu ezoterik bilgiler içinde yapı bilgisi, özel olarak da savunma yapısı-kale-inşa bilgisi önemli yer tutar.

Hospitalier’lerin Rodos’u fethettikten sonra inşa ettikleri kale ve savunma mevzileri ise Suriye toprakları üzerinde inşa ettikleri ‘’Krak des Chevaliers’’ kalesi arasındaki benzerlikler çarpıcıdır.

 

Bizim Kadırga fenerinden Rodos’un Mandraki limanına kadar yolculuğumuz yaklaşık 4 saat sürdü… Kanuni Sultan Süleyman’ın ne kadar zamanda aldığı bilinmez ama adaya gidişi daha uzun sürmüş olmalı. Rodos kuşatmasında yer alan tüm gemiler otağ-ı Hümayün’ün önünden Rodos Kum burnuna kadar iki yanlı dizilmişlerdi. Padişah’ın bindiği gemi ‘’Yeşil Melek’’,tarihin o döneme kadar kaydettiği en ihtişamlı ‘’çimariva’’sıyla gemilerin selam atışları altında süzülüyor, o da ‘’mezestre’’ edilen sancakları selamlıyordu. Padişah, bugün bizim ‘’Passport’u’’ bağladığımız yerin hemen yakınında karaya çıktı. Otağ Rodos’a taşındı.Teslim çağrısı yapıldı ve ret cevabı alındı. Başka yol yoktu artık…

 

‘’Mübalağa cenk olundu…!’’ Uzun ve kanlı bir cenk…!.

 

Osmanlı donanmasının başında Kaptan-ı Derya ‘’Palak Mustafa Paşa’’ vardı. Ama padişah komutayı fiilen o dönemin korsan reislerinden Kurdoğlu Muslihittin Reis’e vermişti…

Bu toprakların yabancıları Katolik şövalyeler, Osmanlı korsanlarına kendi dillerinde gerçek isimlerini andıran isimler veriyorlardı. Daha önceleri Kemal Reis’i ‘’Chiamali’’ diye adlandırıyorlar, bugün ise Kurdoğlu Muslihittin Reis’e ‘’Cartoli’’ diyorlardı. Günümüzde Göcek Marmaris arasında seyir yapanlarımızın adını bir burun nedeniyle

bildikleri ‘’Kurdoğlu’’, Rodos kuşatmasında deniz tarafını yöneten bu Osmanlı korsanıydı işte... Ne bugün o burnun şakası vardır, ne de Koca Reis’in vardı. Pek de iyi tanıyordu onları ve daha yenilerde 39 gemisiyle Sömbeki(Simi) adası önünde hayli hırpalamıştı şövalyeleri.

Deniz bahsinde, şövalyeler bir adada iki asırdır ikamet etmelerine karşın çok usta değildiler. Bütün abartılı efsanelerin aksine meşhur gemileri ’’Karak’’ bile Fransa’nın güneyinde yapılıyordu. Tersanelerinin sayısı Girit Hanya tersanelerinin dörtte birine bile ulaşmıyordu.

Cem Sultan meselesi, o güne kadar genel bir rahatsızlık veren Rodos konusunu artık Osmanlı için bünyesindeki abseli bir diş ağrısına çevirmişti. Gemi azıya alan ve Türk gemilerini vurarak mürettebatını esir eden şövalyeler, Yavuz Sultan Selim döneminde

Üç bine yakın Türk esirini zindanlarında tutuyorlardı. Bunlardan bir tanesi  Trablusşam’lı Takiyyeddin Ed-Darani Padişaha mektup yazma şansını elde etmiş ve göndermişti. Bugün Topkapı sarayının arşivinde E-2006 sayıyla kayıtlı bu mektupta esirlerden söz ediyor, Rodos’un mutlaka alınması gerektiğini söylüyor ve uzun bir süre esir tutulup fidye ödeyerek kurtulduğu bu adanın alınması için yardım vaat ediyordu.

‘’…Öyle ki tek bir ok atılamasın, tek bir kılıç çekilmesin, en düşük miktar harcanmasın. Çünkü kafirler tarafından ele geçirilmiş olan o aşağılık kişi ben,bu kalede yedi yıl boyunca tutsak kaldım. Sonunda, bu kalenin fethedilme sırrını iyice öğrendikten sonra, iki bin eşrefi karşılığında özgürlüğüme kavuşum ve dilekçemi sunmaya geldim…’’

El-Darani şanslı kölelerdendi. Fidyesini ödeyecek kadar zengindi. Daha az şanslı olanları II. Bayezit döneminde 22 Venedik dükasına satılıyordu. O dönemde bir Venedik dükasına beş tavuk alınabildiğine göre, bir Müslüman köle küçük bir kümes bedeliyle isteyene satılıyordu…

Rodos alındıktan sonraları kurulan Fethi Paşa kitaplığının vakfiyesinde, Malta’ya geçip aynı haydutluğu sürdüren şövalyelerin elindeki Müslüman esirleri kurtarmak için şöyle denir:

‘’ Bin iki yüz guruş ayrılıp, bu para ile, mütevelli eli ile, her sene Malta’dan lüzumuna göre bir veya iki Müslüman esirin kurtarılması, eğer bu paradan baki kalırsa, başka yere sarfetmeyip, ertesi sene bu iş için bin iki yüz kuruş zam ederek yine esir kurtarılması için sarfedile…’’

 

Kale inşa tekniklerine ilişkin ezoterik bilgilerin yararını şövalyeler kuşatma sırasında iyice hissettiler. Savunma hendekleri daha da genişletilmişti ve kale inşasında ‘’küfeki’’ benzeri Akdeniz’in yerli yumuşak taşını kullanmaya başlamışlardı. Bu teknik ilk bakışta tuhaf gelebilir. Ama iki yönden bu taşlar çok pratikti. Birincisi, hafif olduklarından her yükseklikteki tahribatı tamir etmek kolay oluyordu. Ağır bir taşı metrelerce yukarı kaldırmak gibi bir  sorununu aşıyorlardı. Asıl önemlisi bu yumuşak taşların,’’şahi’’ top güllelerine karşı bile bir amortisör görevi yapmasıydı.. Yüzlerce kilo ağırlığındaki gülleler bu taşlara gömülüveriyorlardı!... Hemen aynı gece bunların üstü yeni taşlarla kapatılarak tamir ediliyor, neredeyse Osmanlı gülleleri surları güçlendiren bir inşaat unsuru işlevi görüyordu.!.. Bunu fark eden şövalyeler ’’sizin gülleler bize etki etmez ‘’ duygusunu Osmanlı ordusuna vermek için kalenin üstünde bunları teşhir etmeye başladılar. Osmanlı ordusunun morali ciddi olarak sallantıdaydı.

İlginç olanı aynı yöntemin bundan yaklaşık 150 sene sonra Girit’te

Venedikliler tarafından kullanılmasıydı!

Dahası,Osmanlı ordusunun en güçlü yanı olan ‘’lağımcılık’’,ya da tünel kazarak surlarda gedik açma, bir İtalyan mühendis tarafından felç edilmişti… Fatihin İstanbul’u fethi sırasından itibaren ve en gelişmiş düzeyine çıkan teşkilatlı lağım muharebesi

Gabriel Tadini di Martinengo adındaki bu mühendisin akıllıca buluşu ile işe yaramıyordu. Martinengo surların altındaki galerilere sırayla davullar dizdirmiş ve üzerlerine ince kum taneleri koydurarak başlarına birer nöbetçi dikmişti. Osmanlı ordusu lağım kazdıkça, kazdığı noktalardaki kazma darbeleri toprakta yankılanıyor, bu yankılar da davulların üzerindeki kum tanelerini harekete geçiriyordu. Böylece tünel kazılan yeri anlayan şövalyeler bir karşı tünel ile Osmanlı ordusunun tünel kazan lağımcı ekibini havaya uçuruyorlardı.  Çok güç koşullarda sürdürülen muharebelerde Osmanlı çok kayıp verdi ama sonunda şövalyeler gemilere binip adadan ayrılmak zorunda kaldılar.

Bu bağışlama, şövalyelerin Malta’ya yerleşerek bu kez batı Akdeniz yolunu tıkamaya başlamalarına ve daha da önemlisi Turgut Reis gibi bir Türk denizcisinin hayatına mal oldu.

Ama Kanuni Sultan Süleyman Fatih’in bile alamadığı Rodos’u almıştı. Yalnız Rodos’u almamış o civardaki şövalye korsanlığına da son vermişti. Bodrum kalesi de artık Osmanlı topraklarına katılmıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarına kabul ettiği İspanya’dan kovulan Yahudi gemilerini vurarak içindekilerini esir alıp birkaç on tavuk parasına satan Hıristiyan maskeli çete bu bölgeden sonsuza dek kovuldu. Neden böyle dediğimizi anlatmak için Rodos konusunda araştırma yapan tarihçi Nicolas Vatin’e dönelim:

 

Vatin Lengherand dan aktarıyor: Adada çok sayıda güzel kadın var,ve çok da süslü giyiniyorlar,çok da güzel boyanıyorlar,öyle sanıyorum ki büyük bölümü tüm ayrıntılarıyla aşk satıyor…

Yire tarihçi Suriano ise fahişeliğin gelişmesinde şövalyelerin de büyük rolü olduğunu düşünüyor : ‘’Kadınlar güzel ama hepsi küfürbaz. Tekeşlilik sütünü ilaç olarak almak isteyecek birinin onu burada bulamıyacağına inanıyorum. Bunun nedeni de St Jean şövalyeleri…’’

 

Papalık ve Venedik donanmaları ise yeni duruma pek ilgi göstermediler. Venedikliler ‘’Siamo Veneziani,poi Christiani-Biz önce Venedikliyiz sonra hıristiyanız diyip çıktılar. Diğerleri Offenbach’ın Crabinieri’lerinden beter davrandılar.Onlar hiç olmazsa olay bittikten sonra gelir; papalık donanması ise hiç ortada görünmedi!...

 

Büyük Üstad şatosunda yapılan gezintilerin havası burada anlattıklarımdan daha az kasvetli değil. Mussolini’ yen bir mimariyi andıran bu yapılar daha çok insanı ezmeye kurgulanmış gibi duruyorlar. Karanlık ve rutubetli..

 

Fethi paşa kütüphanesinin bahçesinde, geçen yıllarda kalaylama sırasında tesadüfen bulunan ve Kanuni’nin tuğrasını taşıyan, ordu için yemek pişirilen büyük aş kazanı ise köşesinde boynu bükük durmaya devam ediyor.

 

Sabah ‘’Yeşil Melek’’in rengi suya yansımış gibi.. Yeşile dönmüş bir denize kırmızı çalan bir gün doğumu ile Rodos’tan avara ediyoruz.

 

Ver elini Girit…….

 

Girit’in tarihi geçtiğimiz yıl değişti!...

Geçen yıla kadar, Girit’liler kendilerini hep bu adada doğmuş, bu adada oluşmuş bir insan soyu gibi görürlerdi.Kıt’a Yunanistan’ının insanlarından farklı olduklarını düşünürlerdi. Ada ülkelerinin insanlarında, tehlikenin dışarıdan-denizden-geldiği kanısı vardır ve dışarıdan gelen insanlara kuşkuyla yaklaşırlar. Bir örnek vermek gerekirse, İngiltere’de göçmen ofisinin adının ‘’Alien’s office’’olması (İngilizcede bu sözcük uzaylı için de kullanılıyor) rastlantı değildir. Kısaca buna ‘’insulaire tavır’’ –adalı tavrı-da denir. Bu tavır Girit’te doğduğuna inandıkları kendi soylarında fazlasıyla da hakimdi. Taa geçen yıla kadar…

Geçtiğimiz yıl Girit’teki bilim adamlarının Fransızlarla yaptıkları ortak çalışmalar sonucunda, Girit’in güneydoğusunda bulunan Ierapetra kenti yakınlarında bir mağarada bulunan yeni veriler, Girit halkının gerçekte Afrika’dan Ortadoğu’ya oradan da Anadolu’ya gelerek Girit’e sallarla geçtiklerini ortaya koydu…

Böylece, Venedik’e, Osmanlı’ya, hatta Yunanlı’lara direnmelerinin

farklı bir tür insan oluşlarına bağlayan  inanış çöktü…

Bir başka teori, Girit’lilerin bu direnmelerini sosyolojik bir açıklamayla yorumluyor. Girit coğrafi konum ve doğal kaynakları, daha da önemlisi bir ada için en önemli konulardan biri olan su kaynakları olarak da çok zengin. Bu, adada düzenli ve kendine elverir bir tarımsal üretimin de ortaya çıkmasına yol açmış. Bu ilk durağımız Rodos’tan çok farklı bir durum. Örneğin Rodos, İstanbul’un fethinden sonra Karadeniz’den gelen buğdayın Osmanlı denetimine geçmesiyle ciddi bir gıda sıkıntısına düşmüştü. Oysa bu Girit için hiçbir zaman söz konusu olmadı. Girit’in kendine yeten kaynakları vardı. Düzenli tarım ekonomisi zaman içinde bu olanaklarının farkında olan bir köylü aristokrasisi yarattı…  İşte Girit isyanlarının, ya da direnmelerinin temelini oluşturan etken bu sosyolojik gelişmeydi. Çıkarlarının ve zenginliklerinin farkında olan bu kitle her zaman direnmenin fitilini ateşledi… Venedik’e karşı da, Osmanlı’ya karşı da, hatta Yunanistan ile birleşirken bir grubu Yunanlılara karşı da…

Girit’te İÖ 3400 yılında ortaya çıkan Minos medeniyetinin sahibi olan bu insanların o tarihlerde kıt’a Yunanistan’ında insanların ‘’ekmeğe mama dediklerini’’ söylemeleri de anlaşılır bir şey. Gerek bu uygarlık, gerekse sıraladığımız doğal kaynaklar Giritli kimliğinin, ‘’psikolojik formasyon”unun temeli…

Bizansın uzun bir yönetimi var Girit’te.Yaklaşık sekizyüzyıl. Ama, Roma’dan devraldıkları bu adanın, doğu-batı ticaretinin en etkili devleti Venedik’in dikkatini çekmemesi mümkün değildi…

 

Venedik deniz müzesini ilk kez gezdiğimde, deniz geçmişi bu kadar önemli bir kent devletinin müzesinin en önemli bölümünün Girit’e ayrılmış olması dikkatimi çekmişti. Bu bölümde sergilenenler çoğunlukla ortaçağa ait askeri haritalar, savunma ve saldırı amaçlı maketler ve neredeyse Girit’in bütün girdisi çıktısıydı. Daha sonraları, konu üzerinde yoğunlaştıkça daha iyi anlamaya başladım. Girit, doğu batı ticaretinin denetiminde en az Kıbrıs kadar, hatta belki ondan bile önemliydi. Bu önem daha sonraları Venedik’in Girit’i Osmanlı’ya karşı savunurken neden canını dişine taktığının ve Girit’in fethinin gecikmesinin de nedenidir.

Girit’e gidecek birinin İraklion kentindeki arkeoloji müzesini ve içindeki M.Ö 3400 yılına kadar uzanan Minos uygarlığının eserlerini mutlaka görmesi gerekir. Müze şu an restorasyonda olduğundan, sergilenen eserlerin en başlıcaları ayrı bir binada sergileniyor. Bu müzeyi gezmek için arkeolojiden anlamak falan da gerekmiyor. Yalnızca hesap bilmek ve günlük hayatın içinde olmak yeterli. Sözünü ettiğimiz uygarlık günümüzden (yazıyla) beşbin sene geriye gidiyor ve  kullandıkları boyalar hala solmamış!...

Bizim ilgilendiğimiz dönemlere bakılırsa Roma’dan gelen mirası devralan Bizans yaklaşık sekiz yüzyıl, Venedik dört buçuk yüzyıl ve Osmanlı da yaklaşık iki buçuk yüzyıl hükümran olmuş… Ama Hanya limanından içeriye girdiğinizde karşınızda Osmanlı-Venedik karışımı bir kent duruyor. Sakin bir Pazar sabahı, gün yeni doğarken tarihi feneri iskelemizde, batık mendirek döküntülerini sancağımızda bırakırken küçük limana süzüldüğümüzde, insan bir Osmanlı ile bir Venedikli’ nin sırt sırta vermiş, yorgun bir gecenin sabahında uyuklamakta oldukları gibi bir izlenimine kapılıyor. Devasa ve çok miktardaki dikdörtgen formlu ve tonoz damlı tersane binaları hala ayakta. İçlerinden her an bir Venedik mavnası ya da Osmanlı çektirisi çıkacakmış gibi duruyorlar.

 

Girit’in Osmanlılar tarafından fethinin geciktiğini söylemiştik. Rodos’un fethi ile kıyaslandığında bu gecikme açıkça ortaya çıkıyor. Neredeyse yüz elli sene fark var iki fetih arasında…

Osmanlı hanedanının Girit’in bir türlü fethedilememesine bağlı olarak ‘’Girit’’ in adını duymak istemedikleri, fetih müjdesinin bile padişaha verilmesi için tirit-Girit ses uyumundan yararlanıldığı bugün de anlatıla gelir.

Osmanlı imparatorluğuna direnen Venedik’ti Girit’te… Anlatmaya çalıştığımız dönemde ise, Avrupa’ya yeni bir çehre ve düzen getiren Katolik ve Protestan ayırımı hızla sürmekteydi. Doğru, Venedikliler önce Venedikli sonra hıristiyandılar ama sonuçta Katolik birer hıristiyandılar ve 1210 yılında adaya hakim olduklarında, sekiz yüzyıllık Bizans Ortodoksluğu yerine, Katolikliği koymaya kalktılar… İşte başta söylediğimiz Girit’in toprak sahibi köylü aristokrasisine fırsat çıkmıştı… Bundan böyle de Katolik Venedik ile Ortodoks Girit’in dokuları bir türlü uyuşmadı… Osmanlı imparatorluğu Girit’i aldığında, yaptığı ilk ve önemli şeylerden biri, Katolik rahiplerin yerine Ortodoks rahiplerin göreve gelmesini sağlamaktı. Bu davranış, geç dönemlerde bile Osmanlı istimalet (kendine meylettirme) politikasının sürdürüldüğünü gösterir… Bu başta göreceli bir rahatlık sağladı Girit’te... Ama sonraları çağın gereklerine göre evrilen o köylü aristokrasi bir yandan, Rusya’nın da Akdeniz’e inmesiyle büyük devletlerin parsa kapma çabaları öte yandan, Girit halkı için acı sonuçlar yarattı. Hem Müslüman halk için hem Hıristiyan halk için… Girit de, Balkanlar gibi bir süre sonra Osmanlı toprağı olmaktan çıktı. Anadolu’daki Rumlarla Girit’te yaşayan Müslümanlar değiş tokuş edildi!... Bu olay tarihte ‘’mübadele’’-değişim olarak yerini aldı… 

 

Girit’te Osmanlı izlerini pek çok yerde görmek mümkün. Ama özellikle de iki kent bu bu konuda çok öne çıkıyor. Hanya ve Rethimno. Ya da Osmanlı’nın verdiği adla Resmo.. Her ikisinde de cumbalı ahşap Osmanlı evleri ve konakları göze çarpıyor. Pek çok sokak adı Osmanlı izi taşıyor. Etkileyici Resmo kalesinin Osmanlı

yapısı camisi ise şu aralar, postmodern bir sergi’ye ev sahipliği yapıyor! Yunanlılar, kiliseye çevrilmemiş camilerin çoğunu kültür ve sergi merkezi olarak kullanıyorlar. Tarihi ve dinsel yapıların ikinci kullanım alanları özenli bir seçimi gerektiriyor. Bu postmodern sergi ise geçmişe saygı kurallarını bir hayli zorluyor. Yerin özelliği ile hiç mi hiç uyuşmuyor. Dahası, salt bu sergiye yer açmak için bu kültür varlığı caminin avizesinin bir başka binanın avlusunda açık havada çürümeye terk ediliyor olması ise saygısızlığa tuz biber ekiyor.

Ama koca bir Resmo’nun her köşesinde bunu yapmak mümkün değil.

Kuzey doğu rüzgarının önüne kattığı İstanbul’dan bir ‘’Yorgo Bacanoz’’ (1)ezgisi, Osmanlı kale duvarındaki bacayı yalayarak, yalı baskısı Osmanlı evinin cumbasına sinmiş yasemin kokusunu Resmo’nun dar sokaklarına yayıyor…

 

Yarın Kuzey’e, Osmanlının ‘’Çuka adası’’ dediği Kithira adasına doğru yola çıkıyoruz.

 

 

(1) Yorgo Bacanoz , Rum asıllı İstanbul’lu besteci ve müzisyen