MORA III
31 Mayıs sabahı Koron’dan avara edip, rüzgarsız bir havada motora kuvvet Modon’a doğru çıkmaya başladık. Hemen birkaç mil sonra ’’Nisos Venetiko’’ ile kıt’a Yunanistan’ı arasındaki geçitten, önce Skiza adasının altına, sonra da Sapienza adası altından Modon’a doğru döndük. Sapienza adası ile Modon karşı karşıya sayılabilir. Batı’ya, açık denize, ikisi arasından geçen boğazdan geçilerek çıkılıyor. Koron-Modon arası 20 mil kadar bir yol.
Bütün rehber kitaplar Modon yaklaşması sırasında Modon kalesi önünde bulunan ve Venedik kalesine daha sonra Osmanlılar tarafından eklenen ‘Türk kulesi’’ni, ‘’Bir gören bir daha unutmaz’’ diyorlar. Gerçekten de öyle, çok uzaklardan sanki arkadaki kaleden kopmuş da denizin ortasında tek başınaymış gibi duran kule o kadar heybetli ki; unutmak mümkün değil. Türk kulesinin devamı gibi bir dalgakıran doğu yönünde uzanıyor. Buraların belalısı kışın güney rüzgarı olduğu için bütün önlemler ona göre alınmış. Tabii, Modon ya da yeni adı Methoni’ de kuzey ve batıyı kapattığından, liman içi sakin. Dip kum; demir mıh gibi çakıldı…
Uçak gürültüsü mızmız bir sivrisinek gibi berdevam…
Mora yarımadası üzerine neden bu kadar fazla yazıp çizdiğimiz sorulabilir. 15 ve 16 yüzyıllarda Osmanlı Deniz varlığı konusunda kafa yoran herkesin üzerinde kesin anlaşmaya vardığı tek konu
bu bölgenin stratejik önemidir. Diğer pek çok konuda tartışma olabilir ama bu konuda hiç tartışma yok. Çünkü çok kesin bir gerçek, bu dönemlerde Akdeniz havzasında egemen olmaya çalışan bütün devletlerin kontrol etmek istedikleri tek nokta bu bölge.
Doğudan Suriye, Ortadoğu ve Mısır limanlarına gelen ürünlerin neredeyse tamamı buradan gemilere yükleniyor ve Avrupa’ya doğru yola çıkıyor. Özetle bütün ticaret buradan işliyor. Bu gemilerin kaçınılmaz olarak geçtikleri yerler de Girit ile bugünkü Yunanistan ana karası arasında. Venedik, Osmanlı devleti’ nin emekleme döneminden çıktığı ana kadar bu bölgelerin kontrolunu elinde tutuyor.
Ama bu iş o kadar kolay değildi. Ünlü Amerikalı deniz tarihçisi ve Osmanlı deniz tarihi uzmanı Prof. Palmira Brumett bunu şöyle anlatıyor: ‘’Memlukler, selefleri Fatimiler’in Ortaçağ boyunca Akdeniz’de sahip oldukları deniz hakimi ününü koruyamamışlardı. Venedik, bir seyrüsefer cumhuriyetiydi; başarısının sırrı, iyi düzenlenmiş ticaret filolarında ve doğu-batı ticareti kapsamında Akdeniz’de aracı rolünün nimetlerini çok enerjik bir biçimde sonuna kadar kullanmasında gizliydi. Ancak Venedik, Doğu Akdeniz havzasına sahip olabilmek için gereken iktisadi ve askeri kaynaklardan yoksundu’’. (İtalikler bizim)
İşte tam da bu nokta da Osmanlı İmparatorluğu’nun bir özelliğini ortaya koymak gerekiyor. Osmanlı İmparatorluğu, ekonomik çıkarlarına göre davranan Tüccar bir devletti…
Tüccar devlet tanımını yine aynı yazar şöyle yapıyor: ‘’ Tüccar devlet ile burada kastedilen, birikmiş servetinin bir kısmını kar amacıyla ticari risklere yatıran ve seçkin askeri sınıflarının da böyle davrandığı, ticari gelirlerin kontrolü için sürekli başka devletlerle rekabet eden, dış siyasetini sadece kolonileştirme ve tarımsal kaynakların sömürülmesi için arazi edinmek amacıyla değil, ticari gelir kaynaklarının kontrolü amacıyla tasarlayan devlettir.’’
Temelde bakılacak olursa Osmanlı İmparatorluğu’nun 15-16ıncı yüzyıllarda sınırlarını genişletmekteki amacı, Avrupa’lı ülkelerin keşif yolculuklarının ki ile aynıydı: Zenginlik, güç, zafer ve dini meşruluk kazandırma… Hıristiyan Avrupa ülkeleri, başta Portekiz ve İspanya bu meşruiyeti Papa’lığın yayınladığı ‘’Bulle’’(*) lerden alıyordu. Şöyle diyordu Papa’lar bu ülkelerin sınırlarının meşruiyetini çizerken 1493 tarihli yetki belgesinde :
‘’…Batı’ya ve Güney’e düzenlenen seyrüseferlerde,…bulunan ve bulunacak olan bütün adalar ya da anakaralar…’’(İtalikler bizim)
Bunun adı da ‘’Kutsal Savaş’’ tı…!
Osmanlı imparatorluğu için ise bu meşruiyetin kaynağı ‘’kafirlere karşı açılan Cihad’ dı . Bu savaş bir Hıristiyan ülkeye değil de müslüman bir ülkeye açılmışsa da bu meşruiyet duruma göre ‘’zındıklık’’ ya da ‘’delalet’’ olarak değişebiliyordu…
Mora bu mücadelenin en kristalize olduğu noktadır.
Devam edeceğiz ama burada bugüne bir yollama yapalım… Osmanlı İmparatorluğu’nun farklı bir dünyaya ait olduğu, farklı etikleri bulunduğu gibi, bugün başta Fransa Devlet başkanı tarafından dile getirilen ifadelerin nasıl bir zırva ve çifte standart olduğu burada net olarak ortaya çıkıyor. Üstelik de bunu ortaya çıkartan aynı ittifaktan bir bilim insanı…
Bu, güç mücadelesinin 1499 yılının Ağustos ayının ikinci günündeki durumu şuydu: Kapudan Yakup Bey bizim gibi Koron’dan demir aldı,
Modon önüne yaklaştığında Venedik filosunun rüzgarı arkasına alarak manevra yaptığını görünce, hemen iskelesinde(gemilerinin solunda) kalan Sapienza adasının ‘’Porto Longos’’ doğal limanına girdi ve demirledi. Hava artınca da Venedik filosu sert hava koşullarında dışarıda manevra yaparken 10 gün rahatça bu limanda yattı. Adadaki keçiler donanmayı besledi. Adada su vardı ama tatlı sayılmazdı; Osmanlı’ların Sapienza adasına ‘’Acısu adası’’ adını vermeleri işte bu 10 günlük beklemenin sonucudur.
Kara ordusu Navpaktos önünde donanmayı bekliyordu. Kapudana verilen emir, olabildiğince çabuk Nafpaktos’a yetişmesiydi. Acısu adasında toplanan donanmanın savaş meclisi kararını verdi : Düşman saldırmazsa Navpaktos’a kuzeye doğru devam edilecek, yok saldırırsa savaştıktan sonra devam edilecekti…
Düşman saldırdı….
300 er gemiden oluşan iki donanma Modon’un kuzey batısında yar alan Proti adası önünde birbirine girdi… Altıyüz geminin aynı anda ateşlenen toplarını, atılan ok ve tüfekleri, ’’neftoklarını’’ bir göz önüne getirmeye çalışın!...
Osmanlı donanması bu tarihte gemilerde top kullanımına önem vermeye başlamıştı. Hatta bu konuda dünyada öncü de sayılabilir.
Ne var ki bu yeniliğin, diğer gemiye bordalıyarak içine atlamak ve ele geçirmek gibi alışkanlığa sahip olan bütün eski korsanlar tarafından iyi anlaşıldığı söylenemez… Barak Reis bunlardan biriydi…!
Filolar İstanbul’da sefere hazırlanırken Kemal reis, gemilerinin bordasında delikler açtırarak topları oralara yerleştirmeye başlamıştı. Barak Reis, Kemal Reis’le aynı fikirde değildi ve toplar için bordalarda açılacak deliklerin gemilerin bordalarını zayıflatacağını düşünüyordu. Kimi Vak’anüvisler, Barak Reis’in Kemal Reis ile arasındaki eski korsanlıktan gelme rekabet nedeniyle bu söylentiyi özellikle yaydığını söylerler..
Barak reis bu nedenle gemisine, sefere çıkarken yeterli top almadı…
Oysa Kapudan Yakup bey o sabah Acısu adasından harekete hazırlanan reislere yanlarına top almaları konusunda öğütte bulundu. Barak Reis’in yanında top yoktu, Kemal Reis’ten istedi.
Kemal Reis ise, kendisi hakkında çıkartılan ‘’bordalarını zayıflattı’’ söylentisini unutmamıştı. ‘’Şimdi’’ dedi,’’Sana bir çöp bile yok..!.’’
Kemal Reis haklı çıktı… Venedik gemilerinin irilerinde bizim büyük gemilerdekinden 500 er fazla savaşçı vardı. Bu durumda rampalamak felaket demekti. Kemal Reis kendisine rampalamak isteyen neredeyse tüm Venedik gemilerini uzaktan top ateşi ile batırdı.. Barak Reis ise kendisine rampalayan iki Venedik gemisine mani olamadı. Bir söylentiye göre mücadeleyi kaybedeceğini anladığı zaman düşman gemilerini ‘’neftoku’’ ile tutuşturmayı denedi. Ancak Venedik gemileri bunun için hazırlıklıydılar. Bütün yelkenleri sirke ile yıkanmış, güverteleri ise yanmaması için deri ile kaplanmıştı. Ateş almıyorlardı!.. Kendisine rampalayan gemileri yakamayınca kendi gemisini tutuşturdu; böylece Venedik gemileri de rampadan dolayı yanmaya başladılar. Sonuçta hep beraber havaya uçtular.
Savaş kazanıldı ama Barak Reis kaybedildi…
Akşamüstü Venedik donanması dağılmış, Navpaktos yolu açılmıştı.
Osmanlı donanması, Modon’un fethini bir başka bahara bırakarak hızla kuzeye çıkmaya başladı. Bu kanlı savaşın önünde yapıldığı adaya Osmanlı’lar, Barak Reis’in anısına ‘’Barak Adası’’ adını verdiler. Bu savaş ise ‘’Barak adası’’ savaşı olarak kayıtlara geçti.
Modon daha sonra fethedildi.
Ama bu sular artık Osmanlı kontroluna geçmeye başlamıştı
Barak Reis ile Modon’un fethinin belki ilgisi yok. Ama güneş ‘’Türk kulesi’’ nin arkasından batarken, o mücadele ve Barak Reis nedense gözümüzün önünden bir türlü gitmiyor… Güneşin uzun süren kızıllığı yanan Barak Reis ve gemilerini çağrıştırıyor…
Yazarın notu:
Barak adası bazı yazarlarca (buna Hammer de dahil), Sapienza adası olarak gösteriliyor. Oysa doğrusu bugün adı Pylos olan Navarin’in beş mil kuzeybatısında bulunan ve bugün adı ‘’Proti’’ olan adadır.
(*)Bulle: Fransızca’da hava kabarcığı anlamına gelen bir sözcük. Bu ifade Hıristiyan dünyasında Papalığın yayınladığı görüş, bildiri ve benzeri duyurular için kullanılıyor.