14.06.2011, 17:29          
 

MORA I

 

Cem Sultan’ın II Bayezit ile iktidar mücadelesini kaybederek Rodos şövalyelerine sığınmış olması ve bu şövalyelerin kendilerini ‘’Hıristiyanlığın doğudaki otoyolu’’ gibi görmeleri; o güne dek çok birincil önemi olmayan Rodos meselesini gündeme getirmişti. Başta kendileri için bu konuyu yağlı kapı gören şövalyeler, daha sonra bu konunun ‘’bölgedeki varlıklarının sorgulanmasına yol açacağı ‘’ sonucuna ulaşacaklarını anlayınca, dolaylı yoldan bu değerli ‘’Rehineyi’’ çifte bir empasla Papa’lığa sattılar ! Bir yönüyle II Bayezit’ ten ibate ve iaşesi için yüklü para alırken, öte yandan da papalıktan para-yardım aldılar.

Kithira adası ve Mora yarımadası arası deniz bölgesi, hesapça Venediklilerde görünse bile deniz haydutluğunun en yoğun olduğu bölgelerden biriydi. Rodos şövalyeleri burada da haraç topluyorlardı. İspanya’dan Osmanlı’ya sığınmak için hareket etmiş Yahudi gemileri vuruyorlar, içindekileri tutsak ediyorlar ve küçük bir kümes parasına her bir yahudiyi Rodos’ta kurulan köle pazarlarında satıyorlardı. Bu nedenle de Venedik’ lilerle Rodos şövalyelerinin arası hiçbir zaman iyi olmadı. Ciddi bir çıkar çatışması vardı aralarında. Venedik eskiden bu yana ,Venedik ile Ortadoğu arasındaki deniz bölgesini kendi hükümranlık alanı olarak gördüğünden, sonradan ortaya çıkan şövalyelerden ve onların haydutluklarını maskelemek için kullandıkları ’’Hıristiyanlık ‘’argümanına, ‘’Siamo Veneziani, poi Christiani..!’’ diye karşılık veriyorlardı;’’Biz önce Venedikliyiz,sonra Hıristiyan…’’ Pek de haksız sayılmazlardı; kazıklar üzerinde deniz üzerinde oturan bu Cumhuriyetin düzenli geliri ancak ticarettendi.. Üstelik Amerika  henüz keşfedilmemiş olduğundan Avrupa’nın bütünü için ‘’yaşamsal’’ değerdeydi bu ticaretleri…

 

Biz de Kithira ya da Osmanlı’nın deyimiyle Çuka adasından ‘’Koron’’ yönüne hareketlendiğimizde bu bölge trafiğinin hala ne kadar yoğun olduğunu kolaylıkla gözlemledik. Burası hala dünyanın en işlek su yollarından biri dedik, ama en de belalılarından biri. Yalnızca geçmişteki deniz haydutluğuna bağlı olarak değil; iklim ve coğrafyası itibarıyla da… Bugün rehber kitaplar hep ‘’Aman açık geçin’’ diye uyarıyorlar. Gerçekten de hortum ağzından güçle fışkıran su gibi, hava denizi karıştırıyor.

Hierapolis’te (Denizli) bulunan bir antik çağ  tüccarının mezarında

‘’Bu adam o burunları filan kez geçti..’’ ibaresi var. Önemi mezar taşına övünç kabilinden yazılacak kadar fazla anlayacağınız..

 

Fatih İstanbul’u aldıktan sonra Paleologos ailesinin bir kısmı ihtida ederek müslüman olmuş; öteki kısmı da Mora civarına kaçarak İstanbul’u kurtarma planlarına başlamışlardı. Bizans imparatoru adına.. Bunlara karşı zaman zaman askeri operasyonlar yapılmıştı ama şimdi başarı için biraz da deniz kontrolu gerektiği, bu kara devletinde de anlaşılmaya başlamıştı. Hatta bu konuda Venediklilerin Osmanlı’ya yardımcı olduğu bile söylenebilir. Gerçekten de Osmanlı kara orduları İnebahtı’yı (Nafpaktos) kuşattığında Rumeli ordusu komutanı ‘’Mustafa Paşa’’ teslim ol çağrısı yaptı. Red cevabı geldi. Hatta hassa ordusu ve Anadolu ordusu Nafpaktos önüne gelince bile Venedikli kale komutanı oralı olmadı. Yalnızca bir haber gönderdi : ‘’Ne zaman Türk donanması kale önüne demirler, o zaman anahtarı buyurun!...’’

Bu cevap ilginçtir.. İlki kale kumandanı, İnebahtı’nın donanmasız alınamayacağını söylüyordu.. Üstelik İnebahtı ada falan da değildi; yalnızca önü denizdi(Yani ikmal olanakları sonsuzdu) . İkincisi Osmanlı imparatorluğunun bir deniz devleti olmadığından hareketle, donanmanın Mora’yı dolaşarak buralarda operasyon yapmasına pek ihtimal vermiyordu… 1477 yılında Süleyman Paşa’nın ablukası da sonuçsuz kalmıştı. O sıralarda bu ablukayı etkisizleştiren en önemli etken yardıma gelen 32 parçalık Venedik filosuydu…

 

Bütün bunlar iki sonuç yarattı…. İlki artık donanmaya gerekli önemi vermek gerekiyordu… İkincisi Akdeniz’in kontrolu için Mora’ nın güneyindeki suların kontrolu gerekiyordu..

Venedikliler Mora’daki askeri garnizonlarına ‘’Eyes of the Rebuplic- Cumhuriyetin gözü’’ tabir ediyorlardı… Kontrol o gözlere çekilecek sürme ile sağlanabilirdi ancak!...

 

Akdeniz, bu yolculuğumuz boyunca bize bütün özelliklerini gösterdi.! Ya fırtına, rüzgardan başımızı alamadık; ya da en belalı sularda ‘’yufka su’’ ile karşılaştık; motora kuvvet… Geriye dönük olarak baktığımızda, o dönemde donanmada olmak kabir eziyeti gibi bir şey olmalıydı…Bir kere deniz Akdeniz; sağı solu katiyen belli olmuyor!.. Olanaklar çok sınırlı, gemiyi büyük yapsan yürümüyor, küçük yapsan yetersiz kalıyor.. Yiyeceğini koyacaksın, suyunu bulacaksın, kara askerini hoş tutacaksın(!), düşmanı tanıyacaksın, kuvvetini ayarlayacaksın, savaşacaksın…. Bunu, inanın hayal bile etmek çok zor…! Üstelik bu insanların pek çoğu ‘’toprağın altında kefensiz bile yatmıyorlar’’… Adları bilinmiyor, yaptıklarının değeri bilinmiyor, kendilerine neler borçlu olduğumuzu zaten soran da yok düşünen de…

 

Koron önüne demirlerken tam da bu duygular içindeydik…

 

1493 yılında önemli bir girişim oldu. İstanbul tersanesi bu yıllara kadar ‘’kalite’’den büyük gemi yapamıyordu; o tersanenin zindan tarafına doğru genişletilmesine başlandı. Ama en az onun kadar önemli olan, hatta daha bile önemli kabul edilebilecek bir başka şey daha gerçekleşti: Akdeniz’de bulunan Türk korsanlarına genel bir çağrı yapıldı, davet mektupları yazıldı.. Bu korsanlar akın akın İstanbul ve Gelibolu’ya hareket ederek düzenli donanmada yerlerini almaya başladılar. İşte Venedik’ lilerin ve İspanyol’ların korkulu rüyası, Piri Reis’in amcası ve yabancıların ‘’Chiamali’’ diye adlandırdıkları, hatta tablolarında çizerek ölümsüleştirdikleri Kemal Reis de bu daveti kabul edenlerden biriydi ; 1494 yazında İstanbul’a gelerek göreve talip olduğunu bildirdi.. Bir diğeri Burak(Barak) Reis’ti… Bu iki Türk korsanı Akdeniz’de çok namlıydı.. Aralarında da korsanlık dönemlerinden kalma bir rekabet vardı.

Tersanelerde hummalı bir faaliyet başladı. Sinop’ta Barak Reis, İzmit’te Kemal Reis işin başındaydı ve o filolara komuta ediyorlardı ve toplam 137 gemi Kaptan Davut Bey yönetiminde İstanbul Beşiktaş önünden denize açıldı.

Sefayi yüklenen malzemeyi şöyle belirtiyor:

‘’10 Havan topu,14000 taş gülle, 1000 prangı (ağır ok), 100 şayka topu, lüzumu kadar neft, 8000 varil barut, 7000 kese ağızotu, 5000 gönder, 12000 harbi,7000 manivela, lağım kazmak için kazma kürek, elli bin yay ve ona göre ok, on bin tüfeng’’

Üç gün sonra Gelibolu önüne demirledi. Yeni gemiler bu filoya eklendi ve mevcut 257 ye çıktı. Bunların hepsi savaş gemisi değildi elbette. Örneğin içlerinde 30 tane at gemisi vardı…!...

 

Donanma 4 Temmuz 1499 da Akdeniz’in kontrolu için hareket etti. Hedefte Yunanistan’ın güneyindeki Venedik kaleleri ve Arnavutluk vardı.